HAYAL DEĞİL, GERÇEĞİN TA KENDİSİDİR KOMUTAN AGİT

HAYAL DEĞİL, GERÇEĞİN TA KENDİSİDİR KOMUTAN AGİT

Bütün halkların tarihlerinde kahramanlıklar vardır. Bazen halkların tarihini yazan da bu kahramanlar olur. Kara Afrika’nın kara öfkesi Bico, acılı Filistin’in Ebu İyad ve Ebu Cihat’ı sadece iki halkın kahramanlarına verilebilecek örneklerdir. Halkların halklar bahçesindeki yerlerini almasını yaratan da yine bu kahramanlardır. Kürtler açısından bakıldığında diğer halklarda olduğu gibi böyle kahramanlıklar önümüze çıkar. Bu kahramanlıkları görmek isteyenler görür, görmek istemeyenler ise mutlaka bir gün görmek zorunda kalacaklardır, tıpkı günümüzde olduğu gibi. Kürt halk tarihi bugün herkesin kabul ettiği PKK öncesi ve PKK sonrası bir tarihten oluşur. PKK öncesi tarihte de Kürtlerin kahramanlıkları var. Kahramanlaşan Kürtler var. Ancak PKK sonrasındaki tarihin kahramanlıkları ve kahramanlarıdır, Kürtleri halklar bahçesine taşıyan. Kürt Özgürlük Hareketi ile başlayan kahramanlıkların başında hayal değil, gerçeğin ta kendisi olan efsane gerilla komutanımız Agit arkadaş gelmektedir.

Mücadeleye Lisde Başlar, Mazlum Arkadaşla da Tanışınca Artık Kimse Tutamaz Agit’i
Agit arkadaş (Mahsum Korkmaz), 1956 yılında Silvan (Farqin)’da dünyaya gelir. İlkokuldan sonra Silvan Yatılı İlköğretim Okulu’nda okumaya başlar. Agit, daha bu yaşlardayken kardeşleriyle büyüyünce ne olacaksın türünden yaptığı tartışmalarda asker olacağını ve savaşacağını net bir biçimde vurguluyor. Yıllar sonra, Frankfurt’ta yaşayan ablasıyla yapılan bir ropörtajda Agit arkadaşın haksızlığa karşı tavrını net bir şekilde ortaya koyduğunu belirterek şunları söylüyor: “Hiç unutmam bu yıllarda Kürtçe yasaktı. Biz de yeni yeni Türkçe öğreniyorduk. Okuldaydık. Babamın kamyonu devrildiği için eve gittim. Okula döndükten sonra Mahsum bana ‘ne olmuş’ dedi. Ben de kamyonun devrildiğini söyledim. Türkçe iyi bilmediği için‘devrildi’ kelimesini anlamadı. Ve ne anlama geldiğini sordu: Ben de Kürtçe ‘qelibiye’ dedim. Öğretmen de bizi dinliyordu. O anda bana bir tokat vurdu. Yüzüm şişti, hastaneye yatırıldım. Bunun üzerine Mahsum bana çok kızdı ‘abla sen neden sustun, niçin karşı çıkmadın’ diyerek, büyük bir tepki gösterdi. O anda gösterdiği cesaret onu altı yaşındaki bir çocuk değil de, 20 yaşındaki bir genç gibi gösteriyordu. Kendi kendine yemin ediyordu, ‘ben büyüyünce bunları vuracağım, bu tokatın intikamını alacağım’ diyordu.” Bu olaydan sonra Mahsum, yatılı okuldan ayrılır. Daha sonra okula ablasını ziyarete gider, ancak okula sokulmaz. O diretir. Görevli kapıyı kapatmaya çalışır, o bırakmaz ve elini araya sokar. Bu esnada baş parmağı kopar. 1970 yılında Batman’a taşınırlar. Tam da o dönemlerde Batman’da demokratik kurumlar açılmıştır. Mahsum Korkmaz da sürekli derneklere gidip gelmeye başlar. sosyalist kitaplara yoğunluk vererek kendisini geliştirmeye çalışır ve kafasını sürekli olarak sosyalist devrimlerle yorar. Bu arada lisede iken Kürtlerle ilgili öğretmeniyle yaptığı bir tartışma kavgaya dönüşür ve kavganın sonunda öğretmenini döver. Batman’daki ortamda lisedeki öğretmene karşı çıkışıyla birlikte kendini herkese kanıtlar.  Bu arada Kürdistan’a dönüş kararını alan Kürt Özgürlük Hareketi de Batman’da çalışma yürütmek için Mazlum Doğan arkadaşı görevlendirir. Mazlum Doğan arkadaş Batman’a geldiği dönemde Agit henüz lisede ve Kürtlükten dolayı sürekli öğretmenleriyle çelişip, çatışır haldedir. İşte böyle bir dönemde Batman’a gelen Mazlum DOĞAN vasıtasıyla 1976 yılında  APO’cular olarak bilinen PKK hareketi ile tanışır. Mazlum ve Kemaller bölgeye geldikten sonra artık kimse onu tutamaz. Başta Batman, Silvan ve Botan olmak üzere birçok yerde faaliyet yürütür. 1975-80 yılları arasında bölgede aktif bir şekilde örgütlenme çalışmalarını yürütür. 1980 darbesinden sonra Mahsum ve arkadaşları bölgeden ayrılarak PKK’nin Lübnan alanına çekilen ilk kadroları arasında yer alır. Lübnan’da kısa bir süre Rêber APO’yla kaldıktan sonra ülke içinde kalan arkadaşların sağlıklı ve güvenlikli bir şekilde Lübnan’a çekilmesini sağlamak için Botan’a gönderilir. Geri çekilme sağlandıktan sonra yeniden Lübnan’a döner. 80’li yılların başlarına gelindiğinde Kemal Pir arkadaşla birlikte ülke içinde kalan güçlere komuta etmek amacıyla bir grup olarak gönderilir. Kemal Pir arkadaşla ülkeye giderken yolda düşman tarafından kuşatılırlar. Arabada kuşatıldıklarını gören Agit arkadaş arabadan kendini atarak kurtulur. Kısa bir süre sonra yeniden ülkesinin dağlarına ve dağlardaki arkadaşlarına ulaşır. 80’den 15 Ağustos 84 atılımını gerçekleştirdiği ana kadar birçok kez Lübnan’a geçerek Rêber Apo ile ülkeye dönüş ve gerçekleştirilmesi gereken atılıma ilişin tartışmalar yürütür. Rêber Apo’dan aldığı perspektiflerle yeniden ülkeye dönerek çalışmaları bıraktığı yerden devam ettirir. Gerçekleştirmeyi düşündüğü atılım için keşif ve istihbarat toplamayı sürdürürken öte yandan da örgütleme faaliyetlerini sürdürür.

15 Ağustos’tan Sonra Artık Botanda Dilden Dile Dolaşan Bir Efsanedir Agit!
Agit arkadaşın (Mahsum Korkmaz’ın) kişiliğinden etkilenen birçok genç ve arkadaşı onunla birlikte mücadele için Batman’dan ayrılmıştır. O il ve ilçelerden başlayarak köylere kadar komiteler biçiminde örgütlenme planını gerçekleştirmek için uğraşır. Küçük birliklerin giderek ordulaşmaya ulaşması için çalışmanın, eylemliliğin gerekliliğine inanmaktadır, üslerin ülkenin her karış toprağına serpiştirilmesi mücadelesini verir. Kesintiye uğramayacak ve giderek büyüyecek bir savaşın özlemini duymaktadır. Dört yıllık faaliyetlerinin ardından elde ettiği keşif ve istihbarat sonuçlarıyla birlikte yeniden Önder APO’nun yanına giderek büyük oranda tamamladığı atılım hazırlıklarını sunar. Rêber APO’dan atılım onayını aldıktan sonra yeniden ülkeye döner. Bu kez ülke içindeki arkadaşlarla gerçekleştirecekleri atılım için toplantılar yapılır. Atılımın gerçekleşeceği yer ve tarihinin karara bağlandığı toplantının sonuçları Botan sahasında kendisine iletilir. Artık 15 Ağustos için her şey hazır.  Agit arkadaş 15 Ağustos 1984 yılında Kürt Özgürlük Hareketi tarihinin miladı olarak kabul edilen atılımı “14 Temmuz Silahlı Propaganda Takımı”nın komutanı olarak gerçekleştirir. 15 Ağustos Atılımı’ndan sonra Agit ismi iyice belleklere yerleşmeye başlar. Mahsum Korkmaz’ın öncülüğündeki gerilla birliğinin yaptığı bu baskından sonra devlet onu yakalamak için operasyonlar düzenlemekte, annesinin ve babasının kaldığı eve sürekli baskınlar yapmakta ve oradakileri dayaktan ve işkenceden geçirmektedir. Agit, yürüttüğü eylemliklerle birlikte kimileri için bir korku, kimileri için de bir umut olur. PKK’nin askeri kanadı olan HRK’nin ilk komutanı olarak Kürt özgürlük tarihine geçer.
Atılımın ardından başlayıp 1985 yılının yaz aylarına kadar bir efsane olarak Botan eyaletinde dilden dile dolaşmaya başlar. Sadece anlatılan, hayal edilen bir efsane değildi bu. Elini uzatsan dokunacağın kadar yakın, beynini ve yüreğini saracak kadar gerçekti bu efsane. İçimizde, bize ait olan, ama bir o kadar da uzak bir efsaneydi. Ne gökyüzünün genişliği ne de toprağın bereketi bu kadar şaşırtıcı ve gerçek değildi.
Herkesin Gözü ve Kulağıyla Beklediği Ses Oldu
15 Ağustos eylemi öyle esmişti ki, bin yıllardan beri oluşan yüreklerdeki inançsızlıklar, güvensizlikler bir efsaneyle yok edilmişti. Çocukların oyunları değişmiş, gençlerin yüzü dağa dönmüş, yaşlıların umutları tekrardan yeşermişti. Herkesin gözü kulağı bir sese yönelmiş, yaşamları o sesten gelecek en küçük bir söze bağlanmıştı.
15 Ağustos Atılımı’ndan sonra civarda birçok eylem arasında çarpıcı gelen yeni bir eylemden daha söz edilmeye başlanır. Bu eylem Kaşura-Haftanin yolu üzerinde, sınır ticaretini durdurmak amacıyla kurulan karakola yapılmıştı. Bu eylem sonucunda karakol sınırdan kaldırılır. Halk bu eylemin neden yapıldığını tahmin edebiliyordu. Karakol, kaçakçılığı durdurma bahanesiyle hem halka eziyet ediyor hem de tüm ekonomik geliri durduruyordu. Bir köylü gerçekleştirilen bu eylemden dolayı mutluluğunu gizlemeyerek memnuniyetini şu şekilde dile getirir: “Heval Agit karakolu yerle bir etmiş. Ticaret yolunu açmış. Agit halkın durumunu iyi biliyor. Özellikle de fakirlerin…”
Kürt halkı devrimciliğe yeni başlamamıştı. Yıllardır birçok örgüte kucak açmış, evini-barkını, varını-yoğunu hatta canını bile vermişti onlara. Ama gel gör ki, devletin haksızlığına, sömürüsüne karşı hiçbir şey yapamamışlardı. Bu da yetmezmiş gibi halkın tüm değerlerini ölçüsüzce harcamışlardı. Ahlaki ölçüleri zorlar olmuşlardı. Bütün bunlar Kürt halkını devrimciliğe ve devrime karşı soğutmuş, inançsızlığı geliştirmişti. Bu sebeplerden dolayı halk kendi içine büzülmüş ve kendi yağında kavrulmayı seçmişti; 15 Ağustos’a kadar da yaşanan bu olmuştu.
15 Ağustos, sözün ve eylemin birlikteliğini ispatlamış, sönmüş inanç ateşini tekrar alevlendirmişti. Militanlarının oturuşu, kalkışı, halkın malına, namusuna ve inançlarına verdiği değer, halkın partiye günden güne bağlanmasını sağlamakla kalmamış, ölümüne canlarını ortaya koyma cesaretini de doğurmuştu.

Dolunayın Altında, Kayalığın Dibinde Beliren Umut Silüeti!
Aynı köylü anlatımlarına şöyle devam ediyor, “Bunda öncülüğü Agit arkadaş oynuyordu. Halkın maddi değerlerine, onlardan izinsiz yaklaşılmasına bile müsaade etmiyordu. Zarar verenler ise anında uyarılıyor veya cezalandırılıyordu. Dolunay geceyi tüm parlaklığı ile aydınlatıyordu. Ağaç yaprakları arasından sızan ay ışığı pörsümüş kuru otlara vuruyordu. Rüzgar ılık ılık esiyordu. Ben ve Ferhan, Bındarine’de koyunları otlatmaya çıkarmıştık. Köyden uzaklaşır uzaklaşmaz koyunları serbest bırakmış, bir ağacın dibinde uyumuştuk. Koyunların tarlalara girdiğinden, köylülerin yeni biçtiği otları yediğinden habersiz, rüyalar görüyorduk. Derinden gelen bir sesle uyandım. Önce karşımda duran bu karartıyı tanıyamadım. Ama uyku sersemliğim geçince bunun, ‘84 yılında partiye katılan köylümüz Resul olduğunu anladım. Çok atik bir hareketle ayağa kalktık. Bize ‘korkmayın, ben hevalım’ dedi. Heval olduğunu duymamız ikimizin de korkmasına yetiyor da artıyordu bile. Her ne kadar halk arasında onlardan mükemmel bahsediliyorsa da, devlet tam tersine, onların Rusya’dan geldiklerini, ‘dinsiz, terörist’ olduklarını söylüyordu. Bu korku biraz da devlet korkusuydu. Gelen köylümüz ‘Bir arkadaş sizi bekliyor. Sizinle konuşmak istiyor’ dedi. Bizi görmek isteyenin kim olduğunu söylememişti. Bulunduğumuz yerin biraz yukarısında bir kayanın önünde durmuştu. Koyunları etrafına toplamıştı. Elinde baston vardı. Omuzunda ise askeri parkesi. Ay ışığı gözbebeklerinde ışıl ışıl yanıyordu. Öyle heybetli duruyordu ki, içimize korku dolmuş, bize ne yapacağını merak ediyorduk. Tam önünde durduk. ‘Hangi köydensiniz?’ diye sordu. Ardından da adımızı öğrenmek istedi. Cevaplarını aldıktan sonra sesini yükselterek ‘Köylüler sabahtan akşama kadar ot biçiyor, siz ise koyunları tarlalara bırakıyor, sonar da uyuyorsunuz. Günah değil mi? Bu suç değil mi? Suç işliyorsunuz. Köylülerin emeğini boşa çıkarmamalısınız, dikkat edin’ dedi. Tüylerim diken diken olmuştu, korkudan. Aynı zamanda utanmıştım da. Dizlerim titriyor, ağzımı açamıyordum. Hem söylediklerinden hem de O’nun gür ve sert sesinden oldukça etkilenmiştim. Kimdir? Nedir? Bu gece yarısı nereden geliyor ve nereye gidiyordu? Hiçbir şey düşünemiyordum. Kara sakalları ve çakmak çakmak yanan gözleri yüzüne daha sert bir ifade vermişti. Sözü bittikten sonra yola koyuldu. Daha üç adım atmamıştı ki döndü; ‘daha önce arkadaşlara partiye katılacağınıza söz vermişsiniz. Uygun bir zamanda gelirseniz iyi olur. Sözünüzü yerine getirmeniz gerekir. Özellikle, siz Firaz arkadaşa söz vermişsiniz’ dedi ve yoluna devam etti. Grubun en arkasında yürüyen köylümüz Resul yanımıza gelerek, ‘O’nu tanıdınız mı?’ diye sordu, ‘hayır kimdir?’ dedik. Resul göğsünü kabartarak ‘Heval Agit’ dedi.

Hayalin Gerçkleştiği An!
Eylemlerini duyduğumuz, sözünü, sevgisini masal gibi dinlediğimiz bu insanı, hiç göremeyeceğimi, benden çok uzak olduğunu düşünürdüm. Oysa şimdi O’nu görme istemi ile dolup taşıyordum.  Günlerce bakışları, el hareketleri, kayanın önünde ay ışığı vurmuş saçları, elindeki bastonuyla gözümün önünde canlandı. Sesi kulağımda çınlıyordu. Ne yapacağımı bilmeden dolaştım durdum. Her gece onları görme ümidi ile dağlara çıkıyordum. Bir yandan korkuyor, bir yandan da büyük bir bağlılığın geliştiğini duyumsuyordum. Sanki bir şeylerimi kaybetmiştim. Belki de yaşamım boyunca sahip olmadığım ve olamayacağım çok değerli bir şeyi kaybetmiştim de, her yerde onu arıyordum. Beni, aradığımın ne olduğunu bilmeden sürükleyen içimdeki bu duygu önü alınması imkansız bir çağlayan gibiydi.
O günlerde yine bir eylemden ve Agit arkadaştan bahsediyorlardı. Diyorlardı ki; ‘arkadaşlar caddeye pusu atmışlar. İki arkadaş asker elbiseleri giymiş, diğer arkadaşlar ise mevzilenmişler. Araba gelince asker elbisesi giyen iki arkadaş arabayı durdurmuş. Ne yazık ki, bu iki arkadaş  da Türkçe bilmiyormuş. Türkçe bilmeyen askeri gören halk ne olduğuna anlam verememiş. Tam bu sırada Agit arkadaş arabaya binmiş ve arabayla Çatak girişindeki denetleme kulübesine saldırı düzenlemişler.’ Eylemin başarısı dilden dile dolaşıyordu.
Sonbaharın ilk günlerinde aradığımı bulma umudu ile içimdeki çağlayanın bir dalgasına kapıldım. Eylül ayı ortalarında Haftanin’e ilk parti eğitimimi almak için gönderildim. Arkadaşlar, Haftanin’in derin vadilerinden birinde üslenmişlerdi. Agit arkadaşı gördüm. Gözlerime inanamıyordum. O’nu uzaktan uzun bir süre izledim. Elindeki M-16′yı sanki vücudunun bir parçası gibi tutuyordu. Çok saygılıydı. Karşısındakiyle konuşurken ona bakarak dinliyor ve arada bir başını sallıyordu. Yanına gittiğimde beni ve Ferhan’ı hemen tanıdı. Bizimle uzun uzun konuştu. O’na bakmaktan kendimi alıkoyamıyor, söylediklerini dinleyemiyordum. Hatırımda kalan ‘Bakın bu gördüğünüz arkadaşlar sizin oralılar, bizim halkımızın çocuklarıdırlar. Biz, daha önce birbirimizi gördük, konuştuk. Siz bu konuşmalar üzerine partiye katıldınız. Bize inandınız biz de size inanıyoruz. Bu nedenle mutluyuz. İnanıyoruz ki, siz de öylesinizdir.’ Konuşmanın sonunda ‘Şimdi eğitim göreceksiniz. Eğitiminiz bittiğinde parti sizi gerillacılık yapmak istediğiniz yere gönderir’ dedi. Bu, O’nu ikinci ve son görüşümdü.”

“Onu Hep Sözüne Sadık, Sözüne Sahip Biri Olarak Anımsarım”
Parti hareketiyle tanıştıktan sonra Kürdistan için mücadele dışında hiçbir şey düşünmeyen Agit arkadaş belli dönemlerde Kürdistan’ın dört parçasında da kalarak mücadeleye katkı sunmaya çalıştı. Abbas (Duran Kalkan) arkadaş Agit arkadaşla tanıştığı günden başlayarak komuta ve kişilik özellikleri ile harekete bağlılığı ve başarılı gerillacılığı ile efsanevi komutan olmaya doğru onu götüren yapısını şöyle anlatıyor: “Agit arkadaşla ne zaman tanıştığım konusunda net bir bilgi veremem, ancak yanılmıyorsam 1977’de bir toplantıda ilk karşılaşmamız olmuştu. Orada herhalde ilk görüşme imkânım oldu. Daha sonar da şahadet yıllarına kadar hep sözüne sadık, sözüne sahip olarak anımsarım. Agit arkadaş özlü, ifade etmek istediğini rahatça ifade edebilen bir konuşma üslubuna sahipti. İnsanlarla ilişkilerinde ciddiydi. Karşısındaki üzerinde etki bırakan bir kişilikti, ilişki tarzı öyleydi. Bu nedenle güven vericiydi. Ahbap çavuşluk anlamında ilişkileri yoktu. Ama ciddi işler yapma bakımından tarzı güven vericiydi. Dolayısıyla insanlar kendisiyle ilişki kurmada çekinmezlerdi, onunla iş yapmaktan çekinmezlerdi. Çünkü birlikte işe girdiklerinde başarılı olacaklarına dair güvenleri olurdu. Agit arkadaşın duruşu, yaklaşımları, kişilik özellikleri işe ciddi yaklaşmayı, hesaplı iş yapmayı, bunun sonucunda da başarmayı içeriyordu. İnsanda ilk karşılaştığında böyle bir izlenimi veriyor güven oluşturuyordu. Pratikte tanıdıkça bu durum daha çok kendini gösteriyordu. Agit arkadaşın zamanı iyi değerlendiren bir duruşu hep vardı. Okumaya, araştırmaya, öğrenmeye çalışıyordu. Çok okuyucuydu, tartışmacıydı diyemeyiz. Fakat inceliyordu ve böyle harekete katılmıştı, Önderlik düşüncesi temelinde hareket etmek istiyordu. Ama Apocu düşünceler nedir, ne değildir? Yine sol, sosyalizm, ulusal kurtuluşçuluk neyi içeriyor? Öğrenmeye, özümsemeye çalışan bir yaklaşımı vardı. Öğrenmeden, bir şeyi benimsemeden katılmıyordu. Pratikte uğraştığından, daha fazla başarılı olması için öğrenmeye ihtiyacı olduğunu hissediyordu. Kendisinin o bakımdan inceleyen, dinleyen, araştıran, öğrenip anlamaya çalışan bir pozisyonu hep vardı. Tabi daha belirgin özelliği pratikçiliğiydi. Bu anlamadığı, bilmediği anlamına gelmiyor. Bu yanıyla Kemal Pir kişiliğine benzer yanları vardır. Konuşma üslupları benzerdi, kısa özlü konuşan. Yine anlayarak katılan, kendini iyi çok kısa sözlerle ifade edebilen, çok tartışan değil ama hüküm veren, özlü bir ifadeyle kendini karşındakine ifade edebilen bir durumu vardı. Bu bir bilinç yoğunluğuydu. Agit arkadaşın pratikçilik yanları esastı, bununla yapmayı, yapmanın gerektirdiği işin gerektirdiği tarz, üslup, tempo kazanmayı esas alan ve o yönde gelişen bir durumları vardı.

“Sembol Oldu”
Agit arkadaş işe göre kendini iyi hazırlayıp motive ediyordu. Hangi iş olursa olsun, ister eğitim olsun, ister bir pratiği yapma olsun, ister bir eylem. Savaş konusunda tabi bir refleksi vardı. Askerlik konusunda bir bilinç düzeyi de edinmişti. Daha çok kitaplarla birlikte, kitaplarda çıkardıklarıyla oluşturduğu bir bilinçti bu. Savaşı anlayan, savaşa yatkın, komutanlaşmaya yatkın ordu özeliğini taşıyan bir kişiliği vardı. Karar verebilen, planlama yapan, hareket tazına sahip olan, başkalarını düzenleme, yönlendirme yeteneğine sahip olan bir kişiliği vardı. Bireysel eylemcilikte de başarılı oldu. Gençlik kavgalarında da etkiliydi. Batman’da lise öğrenimi sırasında da, gerillaya adım atışında da hep kendisini bir gerilla bir savaşçısı olarak gördü. Gerilla düzenine girdiğinde de, gerillayı düzenlemede, birliği düzenlemede, ister yürüyüş, ister yaşam, ister eylem, isterse yaşamı düzenlemede olsun bütün yeteneklerin onda olduğu görüldü. Yeteneklerini pratik tecrübeyle deneme sınamayla hızla geliştirdi. Hep yönetici komuta düzeyindeydi. Yeni gelişen bir harekette çok fazla yöneticilik yapan kimse yoktu. Dolayısıyla yetenekleri olanlar en önde komuta görevlerini üstlenmek durumunda kalıyorlardı. Agit arkadaş da hep bu durumda seyretti. Pratik ilerledikçe hem gücü mevzilendirme harekete geçirme, hem de savaşta mevzilendirip planlayıp yürütmede yetenekli olduğunu, savaş planı yapabilen, düşmanı tanıyabilen, çözümleyebilen ona vuruşu sağlayacak bir birlik düzenlemesini mevzilendirmeyi ve eylem yönetimini başarıyla yapabilen bir konumda olduğunu gösterdi. Bu yetenekleri çok daha fazla gelişti. Sonuç olarak, sade bir kişilikti, sakin bir kişilikti, ciddi duran bir kişilikti. Birlikte olduğu insanları sıkmayan, zorlamayan, işi onlara yıkmayan, tersine kendisi en zorunu üstlendiği gibi başkalarını da katan, birlikte iş yapan, bu anlamıyla da sözle değil, pratik yaşam ve çalışma içerisinde insanları eğitebilen bir kişiliğe sahipti. Bu anlamıyla birlikte çalışmakta aranan, istenen öyle uzaklaştırmayan, tam tersine güç alınan bir kişilikti. Dolayısıyla da arkadaşlar içerisinde yetkiyle çalışan bir durum değil de fiili durum, çalışmaya yaklaşım, işi yürütme, başarması sonucunda doğal olarak yönetim olandı. Birlikte çalışılmada hep aranan, birlikte yaşanılmakta ve çalışılmadan sıkılmayan, tam tersine güç alınan zevk duyulan bir kişilikti. Agit arkadaşın kendi dönemine özgü bir kişiliği vardı. O hep öncüydü. Daha sonrasında da binlerce genç dağa çıktı, gerillaya katıldı. Kız, erkek yüzlerce komuta kişilikleri ortaya çıktı. Bunlar henüz ordulaşmanın olmadığı, henüz onun ilk kıvılcımlarının çakıldığı dönemde bu kıvılcımları çakan kişilikler oluyor. Bütün o gelişmelere öncülük eden, hepsinin örnek aldığı, öncü bildiği, komutanı saydığı kişiliklerin önemi oradan geliyor. Büyük bir ordu içerisinde ortaya çıkan kişilikler değil de, daha ordulaşmanın ilk adımları atılırken ilk çekirdekleri oluşurken, ortada ordu yokken, ordulaşmaya yön veren ordulaşmanın önünü açan öncü kişilikler oluyor. Önemleri buradadır. Büyük rol oynamaları buradan ileri geliyor. Kürdistan halk gerillasının gerilla düzeninin gelişmesinde Agit arkadaşın yeri öncü konumdadır, önder konumundadır. Şöyle bir tanımlama yapabiliriz; gerillayı da, tüm halk hareketini yaratan da Önder Apo oldu. Askeri, siyasi ve ideolojik çalışmalar bizzat Önder Apo’nun kişilik özelliğiyle yetişti. Onun çabasıyla ortaya çıktı. Bunlara gerilla da dahildi. Gerillaya öncülük eden komuta kişiliklerinin gelişimi de dahildir. Başta Kemal ve Agit arkadaş olmakla birlikte, komuta kişiliğinin gelişiminde, savaşçı kişiliğinin gelişiminde örnek oluşturan kim dendiğinde, Haki arkadaşı tanımlamamız lazım. Bir yandan ideolojik mücadeleye, çalışmaya diğer yandan, örgüt çalışmalarına katıldığı gibi askeri kişiliğin gelişimine de öncülük yaptı. Ama komple bir kişilikti askeri alanın gelişiminde. Kemal Pir arkadaşın kişiliği, 12 Eylül düzenine karşı gerillanın gelişimine de yön verdi. İlk 15 Ağustos Atılımı’nı yaratan gerilla gücü, çok büyük oranda Kemal arkadaşı tanıyorlardı. Diğer arkadaşlarla birlikte dolayısıyla askerileşme alanında Kemal Pir kişilik özellikleri çok büyük ölçüde etkide bulundu. Ruh verdi, kişilik özellikleri verdi. Eylemde daha çok Hilvan ve Siverek pratiği içerisinde gerilla gelişimine öncülük eden gerilla kişiliğinin gelişimine özellik katan, arkadaşlar var. Mehmet Karasungur arkadaşı anmak lazım. Cuma Tak arkadaşı anmak lazım, Salih Kandal arkadaşı anmak lazım. Benzer birçok arkadaş var. Fakat öne çıkanlar bunlardı. Bütün bunları gerilla ordulaşmasını, gerilla komutanlaşmasına Agit arkadaş taşıdı. Haki, Kemal, Karasungur, Salih, Cuma kişiliklerini bu dönemde harekete katan, kişilik özelliklerini düzenli disiplinli gerilla savaşçılığına gerilla komutanlaşmasına taşıran Agit arkadaş oldu. Fiilen öyle oldu, resmen öyle oldu. Birçoğuğla silah arkadaşlığı yapan olarak onları tanırdı. 83’ten itibaren 12 Eylül rejimine karşı silahlı atılımına taşıdı. Dolayısıyla düzenli sistemli gerilla gelişimine o öncülük etti. Gerilla savaşçılığının ve komutanlığını en önde kişiliğinde somutlaşmış kişi oldu. Tabi o da Önder Apo’dan, Haki, Kemal, Salih, Cuma, Karasungur’dan hepsinden aldı. Gerillada cisimleştirdi. Dolayısıyla gerilla komutanlığı Agit arkadaşla ifadelendirildi. Sembol oldu, tanındı.”

Kürdistan’ın Dört Parçasını Dolaştı
Şehadetinden sonra Önder Aponun Agit arkadaşı şehitlerin şehidi ilan ettiğini belirten Abbas arkadaş anlatımlarına şöyle devam ediyor:

“Önder Apo, Agit arkadaşın anısına yaptığı değerlendirmesinde ‘halkımız Agitleşerek vefa borcunu ödeyecek’ diyordu. Gerçekten de öyle oldu. Gerçekten de Kürt gençliği Agitleşerek gerilla gücünü, ordulaşmasını ortaya çıkardı. Bu Agit arkadaşın mücadelede temsil ettiği özellikleri, mücadelede birleştirerek gelişti. Onun özelliklerinde kendi ifadesini buldu. Dolayısıyla hem gerillanın böyle bir harekete, gerillaya geçişte bu geçişi sağlayan hem de fiilen-resmen gerilla sisteminin gelişmesinde öncülük eden komutan oldu. Daha sonraki gerilla ordulaşmasının de manevi komutanı oldu. Maddi komutanı oldu. Önder Apo, Kürdistan devriminin savaşçılığının ve komutanlığının örnek kişilik özellikleri olarak ifade etti. Önce ARGK şimdi HPG olarak örgütlenen ordulaşmanın komutanı oldu AGİT arkadaş. Gerilla komuta özellikleri olarak da onun özelliklerini aldı. Onunla birleştirdi. AGİT arkadaşın başlattığı gerilla hareketi, bir gerilla ordulaşmasını geçti. Hem pratiğiyle, hem şahadeti temelinde, manevi duruşuyla, gerilla ordulaşmasının öncü göreviyle komutanı oldu. Agit arkadaş kişilik olarak da Kürdistan’ın birçok parçasında bulundu. Zaten Kuzey’de doğup büyüdü, mücadeleye oradan katıldı. Küçük Güney’de kalıp çalıştı. Lübnan’da eğitim gürdü. Büyük Güney’de bulundu, bir süre çalışmalarda kaldı, hatta bir sürü eylem yaptı. Saddam rejimine karşı Haftanin’de eylem yaptı. 83’te komuta düzeyinde en büyük eylem yapanlardan birisiydi. Doğu Kürdistan’da da bir süre kaldı. Şahlık rejiminden sonra kısmen özgür ortamda bir süre, Doğu Kürdistan’da kaldı. Oradaki halkla da tanıştı. Oradaki halklarla da beraber oldu. Yani bütün Kürdistan parçalarını gördü. Onlarla ilişkilendi, onlardan bir şeyler aldı ve onlara bir şeyler verdi. Kişilik şekillenmesinde tüm parçaların kültürel düzeyi bir etkide bulunmuştur. Başta Kuzey olmak üzere böyle bir ulusal kişilik haline mücadele içerisine geldi. Onu belirtebiliriz, tabi bu fiili bir durumdur. Fiziki bir durumdur. Daha çok onun Kürt ulusallaşmasının gelişmesine etkisinden söz edebiliriz. Kendi çalışmalarıyla bütün parçalarda Kürdistan özgürlük hareketinin gelişmesinde katkısı olmuştur. Fakat esas olarak ulusal gelişmedeki rolü, yeri Agit arkadaşın yerini belirler. Gerilla, Kürdistan parçalarını birleştiren, Kürt demokratik uluslaşmasını yaratan, demokratik Kürt uluslaşmasını ortaya çıkardı. Yeni, özgür iradeli Kürt’ü yaratan bir hareket oluyor. Dolayısıyla ilkel milliyetçiliğin ulusal gelişiminden ayrı, halka dayalı, özgücü esas alan, özgür demokratik iradeli birey olmaya dayanan Kürt ulusallaşmasını Önder Apo demokratik uluslaşma olarak tanımladı. Böyle bir uluslaşmayı gerilla yarattı. Bu gerillanın da Agit arkadaşın maddi manevi komutasında geliştiği kesindir. Şimdi de gerilla her zaman onu örnek alır. Doğru savaşçı duruşu, doğru komuta özellikleri Agit arkadaşın özellikleridir. Onunla eğitiyor kendisini, bu bir efsanedir, semboldür. Gerilla böyle şekillendi, savaştı ve böyle de devam ediyor. Dolayısıyla gerillanın örnek komutanı gerillanın oluşumuna yön veren, gerillanın özelliklerini kendi kişilik özellikleriyle yaratmış olan gerilla kişiliğinin Kürt uluslaşmasında belirleyici rolü esastır. O örnek bir halk kişiliği, halk önderi, ulusal kişiliktir. Ulus yaratan bir kişiliğe sahip oluyor. Kürt halklaşması ve uluslaşması bu şekilde oluyor. Bu şehitler arasında öncü sembol düzeyinde olanlar arasında yer alıyor. Agit arkadaş için Önderlik ‘şehitler şehidi demişti’.”

Agit arkadaşla bir çok anısının olduğunu belirten Abbas arkadaş hiç unutamadığı bir anısını ise şu şekilde anlatıyor:
“Agit arkadaşla anılarımız çok. Lübnan’da var, Kürdistan’da var. Lübnan’dan anlatabilirim. Birinci konferans ardından Ağustos, Eylül, Ekim 1981’de bir eğitim devremiz vardı. Askeri eğitim devresi, en kapsamlı devre. Bir grup arkadaş eğitim veriyordu. Agit arkadaş da vardı. Hem silahlı mücadeleye dair, hem de teorik eğitim veriyordu. İnceleme yapıyordu. Komuta üzerine de eğitim veriyordu. Sabahları spor yapılıyordu. Bununla birlikte yakın döğüş eğitimini vermeyi esas aldık. Agit arkadaş judocuydu ve onun eğitimini de o veriyordu. Yakın döğüşte judoda ustaydı. Butonlu seyrek tıknaz olunca da yatkındı. Tuttuğu gibi indiriyordu yere, bu tür eğitim yaptıktan sonra bomba eğitimleri böyle yakın eğitim şeyleri vardı. Bir tanesi Türkiye solundan gelmişti Fırat adında, bombanın pimini çekiyor. Birden atınca, Agit arkadaş hemen bombayı kapıp bir yere attı. Refleksi o yönlü çok güçlüydü. Tabi riskli bir şeydi o girişim, fakat epeyce riskli askeri eğitim yapılıyordu eskiden. Pratikte ne kadar uygulandı uygulanmadı o ayrı bir mesele ama gerilla eğitim hazırlıklarında böyle çok riskli eğitimler vardı. Biz epey etkilenmiştik o zaman, fakat çok soğukkanlıydı, hiç sesini bile çıkarmamıştı. ‘Niye attın?’ bile demedi karşındakine. Eğitim yapıyoruz. Her şeye, her taraftan gelebilecek saldırıya hazır olmalı izlenimini o pratik duruşuyla verdi. Biz biraz şey yapmamıza rağmen o hiçbir şey yapmadı. Öyle soğukkanlılığıyla işine devam etti.”

Her Eylemi Sömürgeciliğe İndirilen Bir Darbeydi
Agit arkadaş yaptığı eylem ve sergilediği duruşla sadece Botan’da değil, Kürdistan’ın dört parçasında ve her yerinde dilden dile anlatılmaya başlandı. Yaptığı her eylem Kürdistan’da sömürgeciliğe vurulan bir darbe oldu. Kürt insanının beyninde ve yüreğinde kurulan sömürgeci karakolları yıktı. Ülkenin her tarafında dilden dile dolaşarak anlatılan ve hissedilerek yaşanan bir efsane oldu. Kürt gençlerinin Kürtlükleriyle övünmeye başlamasının ifadesi oldu. Ve hepsinin Kürdistan dağlarında birer gerilla olarak özgürlük için savaşmalarının gerekçesi oldu. Çok değil. On yıl kadar hareketle yaşadı. Ancak bu on yıla Kürdistan özgürlük tarihinin yeniden yazılmasını sığdırdı. Henüz gerillacılığın ikinci yılındayken şehidler şehidi olarak da tarihe geçerek şahadete ulaştı. Takvim sayfaları 28 Mart 1986 yılını gösterirken Kürdistan’da ise zamanın durduğunu gösteriyordu. Çünkü Komutan Agit çok sevdiği ülkesinin topraklarına ve halkının yüreğine ekiliyordu. Agit arkadaş, 23 yıl önce 27 Mart’ı 28 Mart’a bağlayan gece Gabar Dağı’nda şehid düştüğünde yanında olan arkadaşlar o geceyi şöyle anlatıyorlar:

Ve Yüreklere Kor Düşüren Gecenin Hazin Öyküsü:
Fevzi Aydın (Selim): “Gerilla denilince ilk onun adını ve elinde silahıyla ayakta duran siluetini hatırlarız. 15 Ağustos Atılımı’nın komutanı Mahsum Korkmaz (Agit) kısa yaşamına bir gerilla efsanesini sığdırdı. 1986 bahar atılımı için çeşitli ve kapsamlı eylem planlarımız vardı. Planladığımız bu eylemleri peş peşe gerçekleştirip Gabar’dan Cudi’ye geçecektik. Bizim Guina köyündeki karakolun kaldırılması eyleminin keşfini Harun, Hayri, Zana ve Bozan’la birlikte yapmıştık. Zivinga Şikaka bahçelerinin bulunduğu Pavan’a gittik. Burada daha önce cezaevinde ajanlaştırılan Behrem Üner üzerimize ateş açtı. Çatışmak zorunda kaldık. Çatışma sonunda yedi kişi öldü. Devletten alınan 7 G1 silahını kaldırdık. Düşman bu gelişmenin ardından alanda olağanüstü yığınak yaptı. Bütün köylere karakol kurdu, arazinin bütün stratejik noktalarını tuttu. Planlamadaki eylemler için erzak ve teknik malzemelere ihtiyaç vardı. Düşman alanı öyle sıkı tutmuştu ki, değil eylem için, günlük ihtiyaçlarımız için bile erzak çıkaramıyorduk. Askerler üzerimize gelemiyor, buna karşın bütün köyleri geçiş hatlarını ve stratejik noktaları tutarak bizi hareketsiz kılıp dar bir alana sıkıştırmaya çalışıyordu. Planladığımız bahar eylemlerini erzaksız ve malzemesiz gerçekleştiremedik. Bu durumu aşmak için alan değiştirip Gabar’dan Cudi’ye geçme kararı alındı. Agit arkadaş bu kararı Meydin ile Deşta Lala arasında bir yerde bize bildirdi. Cudi’ye geçeceğimizi söyledi. ‘Geçiş sırasında bir sorun olursa buluşma noktamız burasıdır’ dedi. Meydin yakınlarındaki bu noktaya denk arazide grubun öncüsü sürekli bendim. Cudi’ye Deşta Lala arazisinden geçecektik. Aramızda bu köyden arkadaşlar vardı. Agit arkadaş bu arkadaşlardan birinin öncü olmasını istedi. Ben Deşta Lala arazisinde de gruba öncülük edebileceğimi söyledim. Agit arkadaş ‘Sen hep öncüydün. Bu arazi kendi arazileridir. Hızlı yol almamız gerekir. Sen de biraz dinlenirsin’ dedi. Böylece Deşta Lala’dan Abdurrahman benim yerime yürüyüş kolunun öncüsü oldu. Akşam üzeri yürüyüş kolumuzun öncüsü Deşta Lala’lı Abdurrahman’ın ardından sırayla: Guyinalı Ferhat (Ömer Kaya), Fadıl, Xırxıla Kemal, Harun, Agit arkadaş, Agit arkadaştan sonar da ben vardım. Benden sonra Cafer ve İbrahim’i hatırlıyorum. En az 30 kişiydik. Yürüyüş kolu mesafesi 10-15 metreydi. Bu yürüyüş düzeni içinde Meydin, Deşta Lala ve Derşev köyleri arasında uzanan geniş bir vadiye doğru inmeye başladık. Yürüyüş kolunun önü vadiye ulaştığında karşı sırttan asker geçtiği haberi geldi. Agit arkadaşın talimatı üzerine durduk. Burada havanın kararmasını bekledik. Bekleme sırasında Agit arkadaş bana takılarak ‘Fevzi Aydın! Ne diyorsun? TC askerleri ile çatışmayalım mı?’ dedi. Ben de büyük bir istekle ‘Çatışalım heval!’ dedim. Hava kararınca yeniden harekete geçtik. O gece hızla Gabar’dan Cudi’ye geçmek istiyorduk. Bir süre yürüdük. Öncümüz Abdurrahman yolu çıkarmakta zorlanarak bizi arazide dolaştırmaya başladı. Bu dolaşma sırasında bir yerde izlere rastladık. Agit arkadaş izleri inceledikten sonra uygun bir yerde mola verilmesini istedi. Gece karanlık ve hava soğuktu. Arazi soğuktan donmuş karla kaplıydı. Grup, günlerdir ciddi hiçbir şey yememişti. Ateş yakıp ısınarak dinlendik.

Abdullah Bayık (Gürcan): “27 Mart 1986 gününün akşam üzeriydi. Gabar’da Meydin’in hemen üzerinde Deşta Bira noktasındaydık. Agit arkadaş, Yaşar’ı, Celal’i ve beni yanına çağırarak: ‘Bu gece Berkeberê’ye geçeceğiz. Siz önden çıkın, keşif yapın. Çok dikkatli olun. Bir şey görürseniz, geri dönüp gelin. Yoksa (Sipivyan’a giden vadinin üzerinde bir tepeyi buluşma yeri olarak göstererek) orada bizi bekleyin. Siz gelmezseniz yolun açık olduğunu anlayarak, biz o tarafa doğru geleceğiz’ dedi. Deşta Bira’daki noktamız ile Agit arkadaşın bizimle buluşmak için verdiği nokta arası yaya olarak yarım saatti. Bu iki nokta arasında araziyi dürbünle keşfettik. Agit arkadaşın belirttiği gibi tekrar Deşta Bira noktamıza dönmemizi gerektiren bir durum yoktu. Bu durumda Agit arkadaşın buluşma yeri olarak verdiği tepeye çıktık ve orada onları bekledik. Bir süre sonra arkadaşlar geldiler. Agit arkadaş bizden durumu sordu. Biz de Meydin’de asker olduğunu, arazide ise köye dönen çobanların dışında hareket ve görüntü olmadığını rapor ettik. Agit arkadaş burada bir süre bekleyeceğimizi söyledi. Hava kararırken harekete geçtik. Grup öncümüz Bizim köyden (Deştalalalı) Abdurrahman’dı. Ondan sonra da otuz kişilik grubumuzun geri kalanı sıralanıyordu. Yürüyüş kolunda mesafe on-on beş metreydi. Tepeden vadiye inmeye başladık. Yürüyüş kolumuzun önü vadiye indiğinde biz hala sırttaydık. Sırtın üzerinde bir yerde önden: ‘Karşı sırtta asker var’ denildi. Bu bilgi üzerine Agit arkadaşın talimatıyla hepimiz bulunduğumuz yerde mevzilendik. Düşman gücü hemen karşımızdaki sırtta bize çapraz, yürüyüş halindeydi. Arazideki konumumuza göre saldırı üstünlüğü düşmana aitti. Konumumuzdan dolayı biz onlara saldıramazdık. Düşman gücü kendi yürüyüş hattında kaybolduktan sonra biz de ters yönde Sipivyan’a doğru hareket ettik. Sipivyan, Meydin, TRT Tepesi üçgeninde bir yerde mola verdik. Akşam dokuz-on suları olmalıydı. Orada Selim arkadaştan sonra nöbete ben çıktım. Nöbet sırasında köpek havlamaları duydum. Bir saatlik nöbet süresinde aralıklarla süren köpek havlaması dikkatimi çekmiş, beni rahatsız etmişti. Nöbet boyunca bütün dikkatime rağmen bu aralıklı köpek havlamalarından başka bir şey duyup, hissetmedim. Nöbet dönüşünde Agit arkadaşa nöbetim boyunca aralıklarla köpek havlaması duyduğumu söyledim. Agit arkadaş köpek sesinin yönünü sordu. Ben bunu arazide izah ederken, ateşin başındaki öteki arkadaşlar duyduğum köpek havlamaları için, ‘köyden geliyordur’, dediler. Ben bu araziyi tanıyorum. Çevremizdeki köyler normal köpek havlamalarının bize ulaşacağı mesafede değil, bu köpek arazide ve yakınlarda bir yerde havlıyordu, dedim. Benim ısrarlarıma karşı aynı bölgeden olan Ferhan, Selim, Bozan, bu soğukta gece arazide köpek dolaşmaz. Asker de araziye çıkarken yanına köpek almaz, diyerek havlamaların köyden başka yerden gelemeyeceği üzerine fikir yürüttüler. Ateş başında süren bu tartışmaları Agit arkadaş dinlemekle yetindi. Gece saat bir sularında hareket ettik. Geçtiğimiz alan hala karla kaplıydı. Hava çok soğuktu, kar donmuştu. Yürüyüşe geçerken Agit arkadaş, herkes yanındakini tanısın. Yürüyüş mesafesi on metredir. Öncüler ve yürüyüş düzeni aynıdır. Eğer bir pusu durumu olursa, kopanlar için buluşma noktamız bu nokta ya da Deşta Bira’dır, dedi. Agit arkadaş bir de parola verdi. Donmuş kar üzerinde yürüyorduk. Üzerinde yürüdüğümüz kar ağırlığımızı kaldıracak kadar donmuş, neredeyse buz tutmuş olduğundan ezilmiyordu. Bu şekilde epeyce yürüdük. Arazide yolu çıkaramayan öncümüz Abdurrahman’ın bizi epeyce dolaştırdığını anladık. Önden, yol hattımızda izler görüldüğüne dair bilgiler geldi. Ardından herkes yerinde kalsın talimatı verildi. Bize sessiz olun, uyarısında bulunan Agit arkadaş, arazideki izleri inceledi. İzler tazeydi… Bunu dikkate alarak yeniden yürüyüşe geçtik. Gece geçtiğimiz arazide Abdurrahman yolu çıkaramayıp bizi dolaştırırken daha önce çaprazımızdan geçen düşman gücüyle aynı hata gelmiş olmalıydık… Önümüze çıkan izler de onların izleri olmalıydı… TRT Tepesi’nin yan tarafında tamamen donmuş karla kaplı dik bir sırtı tırmanmaya başladık. Bu tırmanışın bir yerinde şiddetli bir patlamayla bulunduğum yerden savrularak yere düştüm. Uğradığım basıncın etkisinden kurtulup toparlanınca hemen yanımdaki kayalığa mevzilendim. Aynı kayalıkta İbrahim (Sarı) arkadaş ile Bozan da mevzilenmişti.

Sarı İbrahim: “Kayalık bir sırtı tırmanarak ilerliyorduk. Geceydi. Hava soğuktu. Mart ayı sonlarında olmamıza rağmen tırmanmakta olduğumuz Gabar’ın yüksekleri hala karla kaplıydı. Kar gecenin ayazından donmuştu. Bir yerde izlere rastladık. Agit arkadaş eliyle dokunarak izleri inceledi: ‘Bu izler taze ve düşmana ait izler. Dikkatli ilerleyin’ diyerek uyardı… Yeniden yürüyüşe geçtik. Tırmandığımız sırtta bir yerde silahlar üzerimize çalışmaya başladı. Pusuya düşmüştük ve pusudaki düşmanla içiçe girmiştik. Önümüzde büyük bir kayalık yükseliyordu. Düşman önümüzü kesen bu kayalıkta pusuya yatmıştı. Saat gece yarısından sonra 2-3 suları olmalıydı. Çatışma sırasında bulunduğum siperden ön hatlara bakarken Selim ile Hayri’nin donmuş karın üzerinde parende atarak aşağı vadiye doğru çekildiklerini gördüm. Bir süre sonra onlardan biraz daha ilerde Agit arkadaşa benzeyen uzun parkeli birinin daha kar üzerinde parende attığını gördüm. Bu arada, daha sonra akademi sahasında (Bekaa) intihar eden Ferhat (Ömer Kaya) yanıma geldi. Ben grubu korumak için bir süre daha çatıştım. Bu süre içerisinde yanımda duran Ferhat çatışmıyordu. Nedenini sordum. Mermisi bitmiş. Bir pusuda bütün mermileri bir anda yakmak olacak iş değildi. Gerilla açısından bu kuralsızlıktı. Üstelik huzursuz ve heyecanlıydı… Bütün bunlar normal değildi. Çatışma fazla sürmedi. Sanırım en fazla 20 dakika ya da yarım saat sürmüştü. Biz de donmuş karın üzerinden parende atarak aşağı vadiye indik. Vadide arkadaşlar toplanmıştı. Orada Metin (Kalender İlhan) arkadaşın yaralı olduğunu gördüm.
Fevzi Aydın: “Pusuya düşmüştük. Pusu dibine kadar gelmiş olduğumuz bu yüksek kayalığın üzerine kurulmuştu. Taramalar bu kayanın üzerinden yapılıyordu. Ateş edemiyor, düşmanla da çatışmaya giremiyordum. Düşman beni görse hemen imha ederdi. Karanlık olduğu için göremiyordu düşman. Üstümde yükselen kaya hedefi koruduğundan ateş etmem anlamsızdı. Burada sanırım birkaç dakika kaldım. Bu sırada Agit arkadaş yanıma geldi. Karanlıkta: ‘Selim sen misin?’ diye sordu. ‘Benim heval’ dedim. Bana, ‘Ben arkadaşların yanına geçiyorum. Belli bir mesafeden sonra sen de gel’ dedi ve yanımdan ayrıldı. Agit arkadaş gittikten kısa bir süre sonra çatışmanın sürdüğü karanlık ortamı gözledim. Bir şey göremedim. Ardından silahımı göğsüme bastırıp donmuş kar üzerinde yuvarlanarak Agit arkadaşın peşinden gittim. Bütün bunlar olurken çatışma sürüyordu. Donmuş kar üzerinde yuvarlanıp kayarak aşağı vadiye kadar indim. Vadiden biraz ilerledim. Hayri ile karşılaştım. Hayri ile birlikte biraz daha ilerleyince birine daha rastladık. Bu grup öncümüz Abdurrahman’dı. Abdurrahman vadinin içinde ayakta dimdik hareketsiz durmuştu. Ona, kendisine ve arkadaşlara ilişkin sorduğumuz soruların hiçbirine yanıt vermedi. Orada dikildiği yerde sıtması tutmuş hastalar gibi titriyordu. ‘Haydi gidelim Abdurrahman’ dedik, yine yanıt vermedi. Kilitlenmiş gibiydi. Abdurrahman’ı orada bırakıp vadinin içinde biraz daha yürüdük, Harun arkadaş ile karşılaştık. Harun’un arkasında vadiye inen bütün arkadaşlardan oluşan kalabalık bir grup vardı. Geri dönüp Abdurrahman’ı da kolundan tutup gruba getirdik. Burada sayım alındı. Agit arkadaş ile Lezgin’in aramızda olmadığı anlaşıldı. Metin arkadaş dizinden yaralıydı. Vadiyi gün ışımadan terketmemiz ve kararlaştırılmış noktaya gidip Agit arkadaşı beklememiz gerekiyordu. O noktaya doğru hareket ettik.”
Şahadet anını anlatan arkadaşlar geri çekilip buluşma noktasına giderler. Ancak hiç biri bir daha Agit arkadaşı göremez. Çünkü o pusuda Agit arkadaş halkının ve yoldaşlarının yüreğine ateş bırakarak şehit düşer. Özgürlük hareketi ve Kürt halkının hiç hazır olmadığı bir şahadettir bu. Kendisinin hazırlıkların yaptığı ARGK, şahadetinden sonra onun anısına Parti 3. Kongresin de kurulur. Ve ARGK komutanı olarak da Agit arkadaş ilan edilir. Bundan sonra yönünü dağa veren her Kürt gencinin tek bir hayali olur. Agit gibi bir gerilla ve komutan olmak. Onun komutanlık ölçüleri ve gerilacılığıyla özgürlüğe yürümek.

Agit, Tecrübenin değil, İdeolojiye Bağlı İnancın ve Yoldaşa Verilen Söze Bağlılığın İfadesidir
Agit arkadaşın şahadetinden sonra her 15 Ağustos Atılımı’nın yıl dönümlerinde Rêber APO Agit arkadaşa atfen çeşitli değerlendirmeler ve çözümlemeler yaptı. Her değerlendirme ve çözümlemesinde Önder APO Agit arkadaşın kısa gerillacılık yaşamına sığdırdıklarını anlatır ve günümüze dek geçerliğini sürdüren parti karşıtları ve çeteciliğe karşı söylediği sözleri anımsatır. Rêber APO’nun değişik yıllarda yaptığı değerlendirmeler şöyledir:
“15 Ağustos Atılımı’nın ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Hatırlıyorum, değil bir yılı, bir günü bile kurtarmak bana bir mucize gibi geliyordu. Bu yüzden 15 Ağustos Atılımı’nın kırk sekiz saatini iple çekmiştim. Eğer 15 Ağustos Atılımı’nın geldiği bugünün bir anlamı olacaksa veya daha değişik bir yorumunu yapacaksak, 15 Ağustos Atılımı bu temelde gerçekleşen insan zaferi olduğunu unutmamak gerekiyor.
15 Ağustos eylemliliğinin tümüyle boğdurulmak istenen halk gerçekliğinin öz savunması olarak tanımlanması en doğru ifadedir. Bu bir saldırı gibi gözükse de, özünde, ‘Ben halkım, beni imha etme’ uyarısıdır. Özellikle Diyarbakır zindan vahşetine duyulan tepki ve ‘Varlığımızdan vazgeçmeyiz’ çığlığına verilen yanıttır; Mazlum Doğan’ın ‘Sesimiz dünyaya duyurulmalıdır’ sözü kadar, Mehmet Hayri Durmuş’un ‘Varlığımızı inkâr ettiremezsiniz’ sözlerine yanıt ve Kemal Pir’in ‘Türk halkının kurtuluşunun da Kürt halkının özgürlük savaşımından geçtiğini görüyorum’ belirlemesine anlam vermek için verilmesi gereken bir savaştır. Bu savaş hamlesi, Türk ve Kürt oligarşik güçleri başta olmak üzere, diğer oligarşik ve despotik güçlere karşı ‘Halk üzerinde sınırsız baskı ve sömürü çağınız geçmiş, özgür yaşam vaktimiz gelmiştir’ hükmüne verilen yanıttır. Çağdaş ve onurlu yaşamak için bir bedel ödemek gerekiyordu. Bu bedel, halkın savaşımının kendisidir. Başka türlü kendisini dört taraftan saran oligarşik ve despotik güçlerden kurtarması mümkün görünmemektedir. Her tür oligarşik ve despotik güçlere karşı kendi öz savaşımını verdiği oranda, onurlu ve özgür bir halk haline gelmesi gerçeklik kazanacaktır. 15 Ağustos hamlesinin hemen ardından Olağanüstü Hal ile cevap verildi. Ona karşı bizim cevabımız; gerillayı biraz daha geliştirme biçiminde oldu. Ve böylece özellikle 1989-’90’da Olağanüstü Hal’in de fazla başarılı olamayacağını gösterdik. Ne kazanıldı? Gerillanın yaşayabileceğine dair inanç kazanıldı. PKK’nin öncü örgüt olarak ezilemeyeceği, kazanabileceği ortaya çıktı. 15 Ağustos Atılımı’na karşı sıkıyönetimin, Olağanüstü Hal’in yetmediği görüldü. Bu dönemin gerillasına ki biz ona propaganda dönemi de diyebiliriz; 15 Ağustos Atılımı’ndan 1987’ye kadar bir nevi silahlı propaganda dönemi olup gerilla anlamına fazla ulaşmış değildir. ’87’den sonraki biraz gerillaya benziyor. İlk döneme mayalanma diyoruz ama 1990’lardan itibaren de artık gerillacılık bütün yönleriyle yaygın bir biçimde yapılabilir duruma geldi. Ruhumuz üzerindeki o büyük baskıyı ve siyasi oyunu da bozmaya çalışmamız kesin olarak ‘80’lerin ortalarından itibaren başlar. İşte 15 Ağustos Hamlesi, bu temel üzerinde gerçekleşen bir çıkıştı.
Kahramanca zindan direnişçiliği, insan onurunu korumayı hedeflemiştir. 15 Ağustos, özgür iradede ısrar anlamını taşımıştır. İşbirlikçi örgüt ve kişiliklerin iç ve dış dayatmaları ilk defa başarısızlığa uğratılmış, ilgili tüm irili ufaklı devletlerin baskı, ezme ve denetim çabaları boşa çıkarılmış, halkın özgür iradesi olarak ayakta kalmayı başarmıştır. Çok büyük acı, kayıp ve diğer bedeller pahasına mal olan bu özgür irade, en yüce kazanım olarak bu dönemde tarihteki yerini bulmuştur. Bundandır ki 15 Ağustos hamlesi Türkiye’yi aşan durumlar yaratmış, Kürt hareketi üzerinde hesapları olan birçok ülkeyi PKK’ye karşı tavır belirlemeye götürmüştür. Çünkü çeşitli güçler özgür bir Kürt iradesinin ortaya çıkmamasına özen göstermişlerdi.
15 Ağustos Atılımı başladığında, biz varımızı yoğumuzu aslında ülkeye aktarmıştık. Halen hatırlıyorum, benim elimde belki de bir takıma bile yetişmeyecek bir güç kalmıştı, her şeyi ülkeye devretmiştik. Bizim rolün artık büyük oranda oynandığına, pratikteki rolün de üstün başarı ile oynanabileceğine inanmıştık. Aslında bu rolün oynanmadığını kendiniz de değerlendirdiniz ve nedenlerini bilince çıkardınız. Ertesi yıl, yani 1985’in sonlarına doğru gelindiğinde ve hatta 1986’nın başlarında, özellikle Agit arkadaşımızın da şahadeti ile birlikte, bazı güçlerimizin hem kendi içlerinde bir tasfiyeyi yaşadıklarını, hem de 1986 Kongremize de bunu dayattıklarını, o günlerin tanığı olan bazı arkadaşlarımız çok iyi bilirler. Bu gerçekten büyük bir sorundu. Hiç hak etmediğimiz halde 12 Eylül’den daha tehlikeli bir geri adımdı. Bu tehlike, içteki tasfiyeci yaklaşımla bağlantılı olduğu kadar, özellikle Agit arkadaşımızın da bize söylediği gibi; günün gerilla görevlerini üslenmemek temel bir sorunumuzdu. Yönetim sorunlarımız, kadro eğitimine ve bununla bağlantılı olarak halkla ilişkilere yetersiz yaklaşımlar, taktikte de cephe tarzını aşan derinlikli gerilla uygulamalarının, o zamanda yerine getirilmediği belirtilmişti. Hatta bu aşılmazsa tıkanmanın olacağı vurgulanmıştı. Bunlar şimdi de tartıştığımız temel hususlardır. On dört yıl önceki pratiğin çözümlenememesi, bugün de kendisini inatçı bir biçimde karşımıza çıkarıyor.
Agit arkadaşımızın diğer bir sözü daha vardı ki onu başlangıçta size söyledik. Özellikle Şemdin alçağı şahsında; ‘Sen, köylü kurnazlığıyla bu partinin yaşamını bozmaya çalışıyorsun, biz sana bu fırsatı vermeyeceğiz’ diyor. Ama Agit arkadaşın şahadeti ardından bu fırsatı fazlasıyla elde ettiler ve parti yaşamındaki büyük bozulma, giderek askeri çizgi ve taktikte de bunu uygulamalarıyla ortaya çıkan büyük terslik yakamızı bırakmadı. Öyle ki, bizim büyük bir emekle hazırladığımız 1986 Kongresi ve çok büyük bir çabayla bizzat her şeyi üzerimize görev olarak belleyip, büyük bir kadro hazırlık çalışmasıyla geliştirdiğimiz 1987 hamlesi boşa çıkartıldı. Şimdi daha iyi anladığımız bir biçimde, daha sonraki yıllarda bu çete anlayışı ve sonuçta teslimiyetçi ve düşmanla işbirliğine oldukça yatkın olan bu anlayış, partileşmenin canına okumak kadar, askeri çizgimizi de tanınmaz hale getirmiştir. Halbuki bizzat kendi çalışmamla birlikte, her yıla dört büyük devreyi sığdırıyor, en az üç yüz, dört yüz kişilik gücü en üstün ideolojik ve hatta pratik eğitimle birlikte ülkeye aktarabiliyorduk. Yalnız bir devrenin aktarımı bile ülke devrimi için yeterliydi. Ama biz ülkeye ne kadar değer aktardıysak, dipsiz kuyu gibi bunları yuttular. Günümüzde çok açıkça karşımıza çıkan, sonuçta gerillayı teslimiyete yatırmak isteyen anlayış sahipleri tarafından, ki kontra pratiği diyorsunuz, işte bu kontra kişiliği tarafından bu imkanlar yutuldu. Yoksa düşmanı o yıllarda da perişan edebilecek hazırlığı, her yıl üç kat fazlasıyla gerçekleştirmiştik. Bizim büyük öfkemiz bunun neden değerlendirilemediğine ilişkindir. Çok büyük bir sabırla, bu imkanları sizlerle paylaşmaya çalışırken acaba neden anlayamadınız ve bana göre çok sıradan bir çabayla gerekleri yapılabilecekken, neden yapamadınız? Bunun üzerine en kötü hesaplar yapıldı.
Bu günler, aynı zamanda savaş günleridir. Savaşı anlayabilecek misiniz? Partililer olarak elinizde yüreğiniz var, eğer işletilirse beyniniz var. Acaba biraz bunları yerinde çalıştırabilecek misiniz? Her zaman bir sözümüz vardı; ayaktayken kendini öldürmeyeceksin veya öldüğünde dökülecek bir damla kanın kalmamış olacak. Bu aynı zamanda bizim hayat felsefemiz. Savaş günleri kahramanlık günleridir, yiğitlik günleridir. Ve insanlar bununla gerektiğinde kendini yenileyebilmeli. Ben, savaşçılarla yüz yüze geldiğimde veya onun sıradan hazırlıklarıyla bile karşılaştığımda heyecanlanırım. Benim için tutku, arzu, istek çok gelişkindir. Savaş çocuk işi değil, savaş iyi niyetlerle yürütülemez. Çok ince bir düşünce gerektiği gibi, çok büyük fedakarlık, sabır, inat işidir. Eğer öğrenmek istiyorsanız; büyük bir ahlak, büyük bir irade, büyük bir üslup, büyük bir sanat öğretisiyiz. Savaşı bile güzel veriyoruz. İnanılmaz koşullarda bugünlere geldik. Dünyaya da ilan ediyoruz ki, biz düşmanımıza bir şeyler yapmışız. İşte en üst düzeyde bizi konuşuyor düşman ve acizdir karşımızda. Uygar olan çağdaş olan biziz. Kan içicilikten başka, elinden hiçbir şey gelmeyen bir düşman söz konusu. Barışı da biz temsil ediyoruz ama en inanılmaz koşullarda gerekirse savaşı da layıkıyla yapacağımızı biliyoruz. Bugün bunlar açığa çıkmıştır. Başarma olanakları, çalışma olanakları olduktan sonra, cehennemin bir köşesi bile olsa, en iyi yaşam yerine çevrilebilir. Biz biraz böyle yaptık.
Belki hiçbir sömürgeciliğin, hatta sınıfın veya toplumun yapamadığını, düşman en aşağılık tarzda Kürt halkına yaptı. Bize uyguladığı yenilir-yutulur cinsten bir baskı ve sömürü değil. Sömürü de değil, keşke sadece sömürü ile yetinseydi. İşte bu nedenlerden ötürü düşmanıma karşı onurumu kurtaracak kadar ayaktayım. Tabii bu işle, düşmana karşı bir şey yapmakla olur. Ben bunun dışında kendimi şerefli bile göremem. Tek şerefim, onurum, biraz bu düşmana karşı bir şeyler yapmam oluyor. Ama mesele düşmana karşı ayakta kalmaya, onunla uğraşmaya gelince, ilk ve son Kürt’üm de diyebilirim. İnsanım, bu çok önemli. Yaşamda düşmanıyla boy ölçüşebilmek çok önemli. Siz de böyle olursanız, en büyük hizmetçiniz ben olurum. Ama düşmanıyla baş edemiyor, kolay ölüyorsa tek kelimeyle buna üzülüyorum. Dünü bugüne sığdırmamışsan, yarını da bugüne bağlamamışsan kaybettin demektir. Böylelerin ölüsü dirisinden beter, dirisi ölüsünden beter. Arkamızda gerçekten hain bir ruh var. Yani böyle süzüle süzüle ve oldukça da zehirli dişlerini her an geçirmeye çalışan bir yılandır bu. Kendimi bildim bileli hep böyle hissediyorum. PKK’yi nasıl başlattığımızı çok düşünüyorum. İnsanımızın müthiş düşmüşlüğünü düşünüyorum. Umut yok, kuru bir toprak, hiçbir şeyin yeşerme umudu yok. Hep böyle süreçler yaşadık. İyi bir arkadaş bulmak istiyorsan, hep çar naçar kalıyorsun. Hep bir arayış içindesin, hiçbir şey bulamıyorsun, bulduğun fazla bir anlam ifade etmiyor. Çalışıyorsun çabalıyorsun, buğday başaklarını topluyorsun, okul okuyor sınıfı pekiyi ile geçiyorsun, sosyal faaliyetlere katılıyor, namaz kılıyor, çocuklarla oyun oynuyorsun ve hepsinden daha iyisini yapıyorsun. Siyaset yapmaya, sosyalizme giriş derken, ‘PKK işine başlayalım’ fikri gelişti. Nasıl bir başlama? Umudu gerçekten ne? Zaten arkadaşlarımız, sıradan arkadaşlık duyguları olmasa, öyle fazla anlayacak, seninle candan yürüyecek durumda değiller. Fakat arıyorsun, bir şeyler bulmaya çabalıyorsun.
Neyi arıyordum, neyi bulmak istiyordum? Halen de aynı arayış var. Peşindeyim, o ilk çocukluk günlerimdeki arayış aynen devam ediyor. Şimdi bir halkı ayağa kaldırdık, bütün bir halkla beraber arıyorum. Sizin gibi gencecik delikanlı ve kızlarla da aramaya çalışıyoruz. En eski, Kürt işleriyle benim kadar uğraşmış dostlarımız var, onlar da geldi, ilgi duydular. Onlarla birlikte de halen aramaya çalışıyorum. Önümde bir özgürlük sahası olması için kendimi sürekli açık tuttum. Hatta gördüğüm en büyük tehlike, beni bağlayacak şeylerin fazla olmasıdır. Ondan korkarım, endişe duyarım. Önüm açık oldu mu, çalışma özgürlüğüm oldu mu ben varım; bıkmadan, usanmadan varım. Bu savaş olur, bu din, felsefe de olur, bilim veya bir insan eylemi olur. Hepsine varım. İradem sağlamdır, dilim iyi söylüyor, boyun eğme yok! İyinin, güzelin peşinde koşuyorum. ‘Başkan, Ulusal Önder’ diyorsunuz, biz de ona layık yürütmeye çalışıyoruz. Büyüklük, bence bu arayışı derinleştirmektir. Daha güzel bir evren senin özgürlüğünle mümkün, ölümsüzlük senin özgürlük savaşımınla mümkün; bu da bir sanat, bu da bir yaşam tarzı oluyor. Benim tarzımla yürümek isteyen arkadaşlara büyük değer veririm. Bu bir tutkudur.
Böyle bir çizginin grup döneminin mücadele pratiğine küçük bir gerilla ya da küçük bir ordu birimi de diyebiliriz. Bu ideolojik mücadele ordusudur; daha sonra açılan gruplara da siyasi ordu diyelim, bir döneme de bu adı verebiliriz. Ardından ordu yüklenince, daha bir askerileşme ihtiyacı ortaya çıktı. 1980’lerden sonraki askerileşme çabalarımız nedir? Daha sıkı bir eğitim, daha iyi bir donanım ve böylece gerillaya fırsat yaratmadır. 15 Ağustos Atılımı bu yönüyle ilk ciddi askerileşme eylemidir. 15 Ağustos Atılımıyla biraz daha askeri niteliği oluşmuş, bazı silahlı propaganda birlikleri ve giderek yaygınlaşan gerilla orduculuğu gelişmiştir. Bu temelde gerilla ordusunun ulusal demokratik ve sosyalist niteliği, gerillanın partinin ideolojik ve politik çizgisinden nasıl güç aldığı ortaya konulur. Yani partisiz ordu olmaz. Gerillanın içinde hareket ettiği çerçeve, partinin ideolojik-politik çerçevesidir. Halka dayanır, demokratiktir, emeğe saygılıdır, emeğe bağlıdır; sosyalisttir, bağımsızlıkçıdır, her türlü işbirlikçiliğe karşıdır. Siyasi çerçevesi böyle anlatılabilir.
PKK’nin Doğu-Batı sentezinde en ciddi yönü, özgünlüğü ve inançlı yaklaşımıdır. Herhangi dogmatik bir merkeze bağlılığı yoktur. Ucuz hayaller beslememektedir. Dürüst ve cesur insanları esas almaktadır. Hiçbir mensubuna kişisel çıkar, prestij vaat etmemektedir. Doğruya, adalete, güzelliğe kapıları açık ve özgür bırakan bir tutum içindedir. Yaşamda eşitliğe ve emeğe saygıyı esas almaktadır. İlerledikçe, toplum asıl bu özellikleri gözleriyle gördükten sonra, örgütlenmeyi sahiplenecektir. Ne dediklerinden çok, nasıl yaşadıkları çok çekici bulunacaktır. İlk gelişme hızını ve karakterini veren bu özelliklerdir. Fakat esas zayıf yönleri de, bu özelliklerin kendi başına yetmediği ortaya çıktığında kendini gösterecektir.
Hareket büyüyüp dar bir grup hareketi olmaktan çıkınca, ciddi yönetim sorunlarıyla pratik sorunların baş göstermesi, yetersizlikleri hızla açığa çıkarıyordu. Tam bu sırada düzen güçlerinin yüklenmesi, bir bakıma çeliğe su verme rolünü oynadı. Türkiye’deki 12 Eylül darbesine varış koşulları ve darbeyi dışarıda karşılayış, avantaj oluşturuyordu. Doğuşun erken ölümle sonuçlanması veya çok farklı koşullarda başka tür sınırlı bir örgüt gibi kalınması beklenirken, bilinen 15 Ağustos süreci başladı. Bu süreç de başlangıçta sanıldığı gibi çok planlı olmayan, kendiliğinden yönü ağır basan bir atılımdı. Buna rağmen sonuçları büyük oldu. PKK Önderliği ve mensupları başta olmak üzere, kimsenin tahmin etmediği yeni bir gelişim süreci ortaya çıktı. Bizim 12 Eylül’e karşı hamlemiz ise yurtdışında gerillaya hazırlık yapma, ülkeye dönüşü kararlaştırma şeklinde olmuştur. 1981-’82-’83 bunun yoğun çabasıyla doludur. Konferans ve II. Kongre süreçleri bu çalışmaları hızlandırmıştır. ’82’den itibaren ülkeye grupların aktarılması ’83’te tamamlanıyor. 15 Ağustos Atılımı bir karşı hamle, 12 Eylül’e karşı çok önemli bir adımdır. Biz buna III. Kongre sürecini dayatarak böylece hamlemizi boşa çıkarmayı önlemiş ve sürekli kılmış olduk.
Halbuki biz bir sanat yaratıyorduk ve halen de bu sanatla uğraşıyoruz. İnsanı değişik bir tarzda veya esas temel özellikler konusunda işleme sanatı. Kimse bu sanata talip olmadı. Kürt’ü böyle işlemeye, cevher yapmaya, ondan bir hazine ortaya çıkarmaya kimse tenezzül etmedi. Herkes insanlık dışı yaklaşımlardan öteye değer vermedi. Ben farklı bir yapılanmaya kavuşabileceğine inandığım için işliyorum, ama fazla talibi yok. Belki de duygusal yönlü fazla etkisi de olmaz. Ama denenmeye değer bir sanat. Sizi işlemeye devam etmek gerekiyor. Başkalarının elinde bir teneke gibi işlenmektense, giderek daha esaslı özellikleriniz temelinde sizi yakalamak, çekiç-örs altında sizi bir de bu nedenle dövmek daha iyidir. Bir bakarsınız çelikleşenleriniz çıktı. Bu en iyisi olur. Zorlama yok, göründüğü üzere her şey tutku, gönüllülük esasları dahilindedir. İnsanları anlayışla işlemek istiyoruz. Ama önümüze öyle dikiliyor ki, yaklaştırmak bile istemiyor. Savaş burada ortaya çıktı. Size, ‘Sen yüzde yüz malımsın, sen yüzde yüz kölemsin’ deniyor, siz de ‘Yok olmaya razıyız’ diyorsunuz. Candan insan her şeydir, fakat ne gezer. O zaman savaşı, savaş alanını geliştirmek gibi, bir meslekle karşı karşıyayız. O günden bugüne kadar savaşıyoruz.
15 Ağustos Atılımı’nın hazırlığını dört yıl yaptık, 1979’dan beri çalıştık. 15 Ağustos Atılımı’nın enkaz olmasını önlemek ve onu tarihi bir adım olarak diri tutmak için korkunç yüklendik. Eğitim devrelerini peş peşe sıraladık, ürünleri elinizdedir. Bin dereden su getirdik, kararlaştırdık, olanak biriktirdik, ardından bin bir çabayla ülkeye gruplar aktardık. III. Kongre hazırlıklarımız vardı. Ülkeye yönelişte de bu böyleydi. Küçük bir grubu ülkeye yollamak için akla hayale gelmez gerekçeler yarattık, çözümlemeler yaptık. II. Kongremizin kararı yetmiyordu. Bir pratik imkân yakalamak için birçok şey yaparak üç yüz kişiyi zorbela ülkeye ulaştırdık. Biz bağımsızlıktan taviz vermemek için burada her şeyimizi ortaya koyduk.
Bunlar kolay çabalar değildir. 1987’yi hatırlıyorum: Bahar atılımına grup yetiştirmek için neler yaptık. 1987 en zor yıldı, düşmanın kendini en çok dayattığı bir yıldı. Yılı kazanmak ve düşmanı boşa çıkarmak için akla hayale gelecek ne varsa onu yaptık. Gidenler kendini dayatan tiplerdi. Hogir (Cemil Işık), Metin (Şahin Baliç), Kör Cemal (Halil Kaya) gibi tipler korkunç tiplerdi. Kimi doğudan, kimi batıdan varolan birkaç savaş olanağını daha yola çıkmadan bitirmek istercesine yüklendi. Onlarla birkaç yıl uğraştık. Düşmanın özel savaşımına karşı taktiği düzeltmekle uğraştık.
III. Kongre’de bunun ne kadar derinleştirildiği ve artık en ileri düzeyde kişilere uygulandığı görüldü. Bu uygulama gerek 15 Ağustos Atılımı’nın sonuçlarını başarıya götürmede, gerek özel savaşın gelişmiş biçimine karşılık vermede temel alındı daha sonra hep derinleştirilen bir eleştiri süreci söz konusu oldu. Aile eleştirisi, kişilik eleştirisi, yönetim ve komuta kişiliği eleştirisi sürekli geliştirildi. Kadın çalışmaları yoğunluk kazandığında kadın eleştirisi geliştirildi. Komuta sorunu ortaya çıktığında, bu sorunun ve merkezin eleştirisi çok geliştirildi. Bütün bunlar PKK’yi geliştiren adımlar oluyor. Provokatör kişiliklerin eleştirileri hayli ilginçtir. Bu kişilikleri eleştirmeseydik Kürdistan’ı tanıyamazdık, kişiyi tanıyamazdık, herhangi bir örgütlenme de yaratamaz ve parti birliğini koruyamazdık. Tabii dediğim gibi eleştiri yetmiyor, olumlusunun nasıl temsil edileceğini de bilmek gerekir. Her zaman olumsuz eleştiri kadar olumluyu da öne çıkarmak bir sanattır. Öyle görmek gerekir. 15 Ağustos Atılımı pratiğinin, özellikle taktik önderliğinin eleştirisi çok önemlidir. Bu eleştiri yapılmasaydı, 1987 sonrasını hazırlayamazdık ve özellikle 1990’a kadarki eleştirilerimiz olmasaydı her yıl bizi tüketebilirdi. O eleştiriler biraz durumu kurtardı. Müdahale gereği bundan ileri geliyor.
Acıları ve kayıpları ne kadar büyük de olsa, varlığının inkârına kadar yönelmiş bir baskı ve zoraki asimilasyon sisteminin parçalanması, ancak halkın kendi öz savaşımını iliklerine kadar hissederek vermesiyle mümkündür. Bu savaşım olmadan hiçbir hak sahibi olunamayacağı gibi, yok olmaktan kurtuluş da mümkün olamayacaktır. Dolayısıyla Ortadoğu koşullarında kendi varlığına yönelmiş iç ve dış gerici ve yok edici güçlere karşı Kürt halkının savaşımı, gerekli olmanın da ötesinde, varlığını sürdürme ve özgürleştirmenin kutsal eylemliliğidir. Hataları, ihanete uğraması, komutasının gelişmemesi, uzunluğu ve kısalığı bu kutsallığı değiştirmez ve anlamlı olmaktan çıkarmaz.

15 Ağustos Atılımı tarihi bir hamleydi ve ulus olarak var olmamızın belki de tek çaresi, son nefesiydi. Nereden bakılırsa bakılsın; bugün dost da düşman da bu adımın ulusal diriliş değerinde olduğunu, belki de son nefesini veren komalık bir hastaya, tam zamanında ve yerinde yapılmış en radikal operasyon olduğunu ve sonucunun da başarılı olduğunu teslim edecektir. Bilindiği üzere başta Agit arkadaş olmak üzere, çok yetersiz de olsa mevcut parti kişiliği ile bu adım yürütülmek istenildi. Hatta çok zor da olsa bizler de tüm gücümüzü kullanarak, atılımın ilk yılı içinde bu adımı ayakta tutmak, ikinci yılında sürekli bir gerilla adımı haline getirmek için her şeyimizi ortaya koyduk. 1985’e geldiğimizde, özellikle sorumlu tutulması gereken komuta ve onun da esas itibarıyla kurmay gücü olarak anlaşılması gereken, planlama ve denetim sorumluluğunun gereklerini yerine getiremeyen üst düzeydekilerin sorumsuzlukları, III. Kongremizde tartışıldı. Bu anlayışın ve temcilerinin bu savaşı geliştirmekte herhangi ciddi bir iddiaları olmadığı, kendilerine kalırsa bu adımı da birçok örgütün ve hatta kendi tarihimizin pratiklerinde görüldüğü gibi “Bizden bu kadar” deyip boşa çıkarmak istedikleri açıktı. Bilindiği üzere, biz bu konularda kapsamlı çözümlemeler yaptık ve gerilla birliklerinin temel alanlarda yeniden bölükler düzeyinde hareket ettirilmesi hedefini önümüze koyduk. 1987 ile birlikte çok ciddi bir adım attık ve düzen buna Olağanüstü Hal ilanı ile karşılık verdi. Agit arkadaşımızın hala netleşmeyen şahadeti ile birlikte düşmanın da attığı bu adım, birçok yeni gelişmeyi beraberinde getirdi.
Bizdeki gerçek komutanlar değerli insanlardır, işte Agitlerin yüceltilmesi bu temeldedir.  Bizim bütün gerilla adımlarımızda soylu bir yaşam ufku, ışıklı şafak vakti kızıllığı vardır. Bazen insan bir söz uğruna ölür. Bizde uğruna ölünecek söz de bırakılmamıştı. Bir özgürlük sözü için ayağa kalkabilir, onun uğruna savaşabilir duruma geldik. Benim için yaşam bu kelimelerde gizli. Halen çok zorlansam da, yaşamın kilidi bizim elimizdedir. Diğer bütün yaşam biçimleri sahte, adi, iğrenç, karanlık ve hayvanlaşmaya yaklaşan özelliktedir. Bunlar aşılarak yeni yaşam kazanıldı. Kendine göre bir savaştı ve bir şeyler ortaya çıktı. Bütün partililere, savaşçılara ve cephe çalışanlarına da söylüyorum; yaşayabilecekler mi, yaşatabilecekler mi? Hiç olmazsa kendilerini yaşatsınlar. Ayıp değil! Biraz bizim gibi ‘Savaşıyorum, yaşıyorum, ölmedim’ diyebilecek kişilikler gerekli. Biz, PKK’lileşmeye niye yöneldik? Bir provokatör şunu söylüyordu; ‘Bunları nasıl doğmuşsa, öyle gömmek lazım, bunların ortaya çıktığını dünya duymasın.’ Bu bir Kemalist ağızdı. Niye bizi dünya görmesin, duymasın? Ona göre gömülmüşüz; ‘Sen tekrar cesedi ortaya çıkarmışsın’ diyerek bizi beğenmiyordu. ‘Ölüsün, orada öyle kalmalısın’ diyorlardı. Biz de inadına ölülerle uğraşacağız dedik. Ben ölüler tarlasında, yaşam savaşı vermeseydim; bu diriliği kendimde gerçekleştiremezdim. Yüreksiz bir halkın yüreği olduk. Beyinsiz bir halktı, yani önderliği yoktu; gövdesi vardı, başı yoktu. Onun başı olabilmek ne kadar zor; ona bir beyin olabilmek çok zor. Kürt gövdesini düşünüyorum; kadavraydı, kokuşmuş bir gövdeydi. Düşünün; konuştu ve şimdi beyni var. Bütün bunlar PKK gerçekliğini bazı yönleriyle dile getiriyor. Benim kendime şöyle bir andım var, sadakat sözüm var; ben yaşadıkça, halkın kurtuluş işleri, özgürlük işleri asla gerilemeyi kabul etmez, geriletilemez. Bu benim kendime verdiğim sözdür. Dünya üzerimize geldi; yine bu söz geçerliliğini korudu.
Benim söz vermemin değerini bazı şehit yoldaşlar çok iyi bilirdi. Bu büyük direniş şehitlerini belki gördünüz. Onları analım ve söze bağlılığın, sadakatin timsalleri olarak değerlendirelim; Mazlumlar, Kemaller, Hayriler, Agitler, Hakiler… Bir anlamda bu kadar gelişmişlik yoktu, ama söze bağlılık vardı. Kemal Pir ‘Düşman, yaşamımızla oynayarak partiye kaybettirmek istiyor. Biz ölümümüzle ona kaybettireceğiz’ diyordu. İşte söze bağlılık örneği! 1985 yılı sonunda gerillaya, silahlı mücadele deneyimimizin başlangıcına tasfiye dayatılıyor. Agit arkadaş ölümüyle, bağlılık sözünü söyleyebiliyordu. Böyle sayısız şehit sözü her yılda var. Biz, ancak bu sözleri, söz verme olarak kabul ederiz. Bizim de onlara verdiğimiz sözler vardı: Haki’ye verdiğimiz söz, parti kuruluşunun ilan edilmesi oldu. Mazlum, Kemal, Hayrilere verdiğimiz söz; ülkeye yeniden dönüşün başarılacağı sözü oldu. Agitlere verdiğimiz söz; gerilla ordusunun kurulacağı sözü oldu. Ve bu sözlerin sahibi olabildik. Büyük direniş şehitlerine büyük söz verme ve başarma gibi sözleriniz olmalıdır. Verilen söz sadece başarmak içindir. Bunun dışında söz vermeler lafazanlıktır. Ben bütün bu eleştirilerime rağmen, kendime verdiğim söz; ‘Yarın bugünden daha fazla bizim olacaktır’ dedim. Bunun ispatı, geçen yirmi yıllık pratiktir. Bizim de bu halkın, böyle söz veren yiğitleri olsun demeye hakkımız var. Büyük bağlılıklar, sadakatler oluşturduk, sözleştik, kararlaştırdık. Sözü halka verelim, bağlanmayı, sadakati bir halkın temel değerlerine karşı sürdürelim dedik. Yürüyüşü, yaşam sevincini, onun birliğinde ve iradesinde görelim dedik. Aslında bunlar çok gerekliydi
Hatırlıyorum 1985 yılının Newroz’unda gerçekten sevdiğim yoldaş ve onun arkadaşı olmaktan da öteye, en hoşuma giden bir kişilik Agit’le (Mahsum Korkmaz) -bu okulumuzun isim sahibi- beraberdik, Newroz’u tartışıyorduk ve ‘85 Newroz’unu kazanmaya çalışıyorduk. Bir şey söylüyordu: Daha sonra ülkede, işte bu bugünde yakamızı bırakmayan aşağılık hırsızı, köylü kurnazını, kara yürekli ve yoldaş düşmanını tespit ediyordu. Ve yine kendini eğitmemiş, eğitmeyen kadroyu da tespit ediyordu. PKK çizgisinde Agit tarzını anlamak gerekir. PKK’nin kendisi ideolojiktir. PKK’nin gerillası ideolojik gerilladır. PKK’de ideolojiden kopmuş gerilla olmaz. PKK’nin gerillası baştan sona kadar ideolojiktir, politiktir ve örgütseldir. Ben de PKK gerillalarından biriyim, o ordunun bir neferiyim. Bunun üstünde kontradan başka kim olabilir? Onlar da düşmanımızdır. Agit, biliyorsunuz ki, 1986 Mart’ın 27’yi 28’e bağlayan gününün şehididir.  O arkadaş bazı şeyleri daha iyi geliştirmek istiyordu. ‘Bu köylü kurnazlığını bu Parti’de yaşatmayacağız’ diyordu. İkincisi, ‘Bu kadroların müthiş eğitilmesi gerekiyor. Aksi halde, bunlar 15 Ağustos Hamlesi’ni yenilgiye götürecekler’ diyordu. Dedikleri kelime kelime doğruydu. Ve belki de o ihanet onu katletti. Ve onun birliğindeki adamlar, onu hiç anlayamadılar ve Agit yoldaşın şahadetinden sonra savaş bozuldu. Bizim her şeyi yapabilirler dediklerimiz, çok kötü gittiler. Zaten ondan sonra ortaya çıkanlar da hırsız. Dağlar kadar imkanla buluştuğunda bile bir Agit iradesi olamama veya tüm şehitlerimizin iradesini böyle çiğnemek; sizin ağır suçunuzdur demeyeceğim, acı gerçeğinizdir.
Ordu için şehitlerin sözü temel emirdir. Hakiki gerilla Agit’tir ve onun o güzel duyguları, o güzel sözcükleri bizim için emirdir. Hepsinde bu var, Zilan’ın da öyle.  Tüm sözleri bizim için bir emirdir ve zaten iyi yürüdüler. Mühim olan çok zaferli olmaları değil, bir tek de olsa zaferli olmalarıdır. Onu egemen kılacağız! Kız da, erkek de ve delikanlı da bunu egemen kılacak! Başka türlü bu ordu içine girilmez, bu ordunun andı bu iki isimdir. Gücünüz varsa, gereklerini yapacaksanız, andınızı için. Ve sözcükleri de emirdir, savaşmak ve hata yapmamak için,  söylediklerinin bir sayfası bile yeterlidir.
Mazlum Parti demektir. Bu Parti’nin Kemalleri, Hayrileri binlerce büyük şehidi daha var. Militan onlardır. Ben bile onların bir sözcüsüyüm. Yarın ne olacağım belli olmaz, ama şimdiye kadar sözcülük yaptım. Ordusu da bu; kadında Zilan, erkekte Agit temsil edilmelidir. Onlar ilk adımdırlar, son adımlarıdır ve adımları birlikte atacağız. Yürüyüşümüz o temelde olacak. Bunun anlaşılmayacak hiç bir yönü yok. Agit kelime hatası bile yapmadan, ilk gerilla birliğini oluşturmasından son nefesine kadar güzeldi, anlamlıydı. Gerillanın teorisini de, pratiğini de iyi yürütüyordu. Agit, on beş yıllık savaş tecrübesine sahip değildi. İki yıllıktı, nasıl yoğunlaştı? Yazdıkları tam bir gerilla günlüğüdür. Yaptıkları da tamamen en zor koşullarda gerilla pratiğidir. Demek ki bunun, yoğunlaşmayla ve eğitimle fazla ilgisi yok. Dürüstlükle, kararlılıkla, içtenlikle, yaptığı işine yüksek duygularla ve arzuyla bağlanmayla ilişkisi vardır. Zaten onlar bir çağrıdır ve artık buna koşacak olan biziz. PKK’nin, şehit anısına bağlılığı kesinlikle böyle anlaşılmalıdır. Hak edilmeyen ve çoğunun da sözüm ona komuta tarzınızdan kaynaklanan bütün o gencecik savaşçıların son nefesleri bir emirdir. Bunu iliklerine kadar nakşetmeyen kişi, komutan olamaz. Bunu mutlaka çözecek ve gereklerini mutlaka yerine getireceksiniz. Ancak o zaman sizi kabul edebilirim.
Eğer tümüyle hareket yok edilmediyse bu, stratejik önderliğin kendini geliştirmeyi, koruyup kollamasını bilmesinden ötürüdür. Biz Haki Karer’in anısına bir parti ilan ettik; Agit arkadaşın anısına Kürdistan tarihinde ilk defa gerillayı gerçekleştirdik. Tanıdığımız birkaç tane yoldaşımız için bunları yaptık. En yüce değerlerinizi unuttuktan, onların anısına saygıyı yitirdikten sonra, sizin bir canavardan farkınız kalmaz ve yarın tarih karşısında yargılanırsınız. Sizin yapabileceğiniz en temel iş, PKK denilen olayın özünün ne olduğunu anlamaktır. Mazlumlar neden sonuna kadar direndi? Çünkü PKK ideolojisine müthiş bir ilgisi vardı. Aynı şey diğer değerli yoldaşlarımız için de söz konusudur. Agit arkadaşımız neden sonuna kadar en iyi yürüyebildi? Çünkü partinin askeri çizgisine candan inanıyordu. Ama diğer bir grup da vardı ki, alçak, kof ve abartılı kişiliklerdi. Sorun, PKK’nin özüne ters düşmüş bir kişiliğin varlığıdır. Ancak Türk jandarmasının, faşistinin yanında ‘huzur’ bulur. İdama da gitse, asker ‘başını uzat’ diye emrettiğinde, onda ‘huzur’ bulur. Bu, bitmiş Kürt kişiliğidir. Yaşarken abartılı, sahtekar ve her türlü uşaklığa yatkın kişilik, düşmanın elindeyken de ölümünü bile bir rahatlık olarak görür. Özgür yaşamdaki ölümden bile müthiş korkar ve kaçar. Şimdi bütün bunlar netleşmiştir. Biz Kürdistan’ı kursaydık ve gel başına sen geç deseydik, rahat olamazdı ve yine kaçardı. İlla ihanet eder ve onu gidip bir yabancıya satardı. Kürt kişiliğinin özgürleşmeyeni böyledir. Şu anda işbirlikçi ihanet önderliğine bakın, PKK’nin özgürlük savaşını yok etmek için her şeyini ortaya koyar, ama bir düşman generalinin veya subayının yanında da kuyruk sallar. Bunların hepsi basına yansımış, ekranlarda görülmüştür. Düşman askeri karşısında gülüyorlar. Dünyaları orada, başka yerde dünyaları yok. Bu, düşmanı kendisinde aşamamış olan hain bir kişiliktir.
Büyük düşünce devrimi yapmadan, hiç bir zaman ciddi bir askeri sorunu çözemezsiniz. Mazlumlar müthiş ideolojikti. İdeolojide derinleşmeye, propaganda yapmaya ve insan eğitmeye bayılırdı, işte gerçek PKK’lilik budur. Agit arkadaşımız her gün askeri notlar tutardı. Bu konuda kitabı da var. Her gün bir soruna açıklık getirmek istiyor ve toplantı yapıyordu. Askeri çizgide hareket eden bir kişilikti. Bu devrim de öyle bir şey ki, PKK çizgisinin gereklerine anı anına hakim olamazsanız biçilirsiniz. Müthiş direnenlerin anısını kesinlikle çiğnetemeyiz. Mazlumlar’ın, Agitler’in, Zilanlar’ın ve Kemaller’in o korkunç direnişlerini göz önüne getirin. Sayıları binleri, on binleri geçti ve her birisi gerçekten abideleştirilmesi gereken şahadetlerdir. Ayrıca bir de direnenler var, bir de çok mazlum bir halkın umutları var. Bunların hepsi çok müthiştir. Siz bunların askerisiniz. Bunların askeri olanlar müthiş olur. Hiç kimsenin hiçbir gerekçeyle bu değerlerimize layık olmayan davranışları sergilemeye hakkı olamaz.
15 Ağustos zafer ayı, partileşme, ordulaşma ve savaşımın ulusal, toplumsal gerçekliğimizle devrimi ne kadar geliştireceğini gösterirken, aynı zamanda kazanmanın neyle mümkün olduğu kadar, kaybetmenin de hangi nedenlere dayalı olduğunu bütün açıklığıyla ortaya çıkarmıştır. Bu temelde kazanma gerekçelerine tüm gücümüzle yüklenmenin gereği çok açıktır. Aynı zamanda kaybetmenin nedenlerine de bir o kadar son vermenin yaşamsal önemi çok kesin ve emredici bir niteliktedir. Görüldüğü üzere, tarih sahnesine çıkmak isteyen bir güç başlangıçta ne kadar zayıf da olsa ve güçler ne kadar büyük bir dengesizlik içinde de bulunsalar -ki, bu karşısında tüm dünyanın da olabileceği çok küçük bir güç de olabilir, bir kişinin iradesi de olabilir- eğer bu güç kendini haklı temelde bu doğru yola ısrarlı bir biçimde verirse, bu ısrar ve yüklenme derecesi zaferi getirmeye yeterlidir.
Biz, sözümüzün eriyiz. Hiç kimse kendi doğallığını devrimci hareketin fethedici doğallığı yerine koyamaz. Hiçbir kişi kendi bireysel özelliklerini, kendi tarz ve temposunu devrimci hareketin tarzı ve temposu yerine koyamaz. Bu biçimde devrimci hareketle oynama gafletine düşemez. Eğer siz devrimci hareketin esenliği için, onun başarısı için, başarı kazanmasının gerekleri için özde olduğu kadar, biçimde de yaşamınızın özellikle fethedici sınırlarda seyretmesini sağlarsanız bu, dürüst olduğunuz anlamına gelebilir. Asker olmanın baş şartı budur. Siyasi ve örgütsel faaliyet içinde olmanın vazgeçilmez gereği de budur. Bu ayın herkes için şanlı geçmesi açısından böyle bir karar ve dönüşümün size ne kadar gerekli olduğunu ve bunun da mümkün olduğunu bütün gerekçeleriyle sergiledik. Kendine saygılı olmayanın başkasına saygılı olacağını sanmıyorum. Bütün hastalıklarını bir çocuktan bin defa daha beter bir saygısızlıkla, şımarıklıkla ve ısrarla dayatanlar saygıdan bahsedemez. Başarı noktasında seyretmeyen kişilik de kendisi için bir saygıdan bahsedemez. Ve her şey en azından bir çocuğun şımarıklığı biçiminde seyreder. O zaman bütün ısrarlarınız ve ucuz yaşam gerekçeleriniz ancak koca bir şımarıklıktan ibaret olur. Bunu da kimseye dinletemezsiniz, dinletmeye hakkınız da yoktur. Sizin hastalıklarınızı parti içinde kurumlaştırmaya ve bunlara tahammül etmeye mecbur değilim. Karmakarışık sesler, uygun olmayan adımlar, sağlıklı olmayan yer tutmalar, yetmeyen nefesler birer ‘kader’ değildir. Yaşamın saygı ve sevgi boyutunu ve onun bütün temel değerlerle bağlantısını kavrayarak, ölçüsünü ortaya koyarak kendinizde gerçekleştirmesini bilin. Bunlar hayatidir. Zafer ayı derken bunları kastediyorum.
Tüm dünya üzerimize yüklenirken ve oldukça ağır sayılabilecek iklim koşullarında bulunurken bile kendimizi tüm gücümüzle gelişmenin yoluna serdik. Gerektiğinde köprü olduk, gerektiğinde ruh, hız olduk, gerektiğinde tempo olduk, gerektiğinde usul olduk, yöntem olduk, gerektiğinde anlayış olduk. Bunlar ‘iddialıyım’ diyen herkesin sergilemesi gereken temel tavırlardır. Ben insanın çaresizliğine inanmadığımı, Önderlik çözümünün kesin bir çare olduğunu ısrarla vurguladım ve bu doğrudur da. Militan da bir önderdir. Militan olmak demek; çözüm demektir, yaşamın fethedeni demektir. Her koşul altında başarıyla ilerlemek, gerektiğinde düşmanı ustaca vurarak, gerektiğinde kendini biçimlendirerek, gerektiğinde ayrıntı kabilinde bir çalışmayı düzenleyerek, gerektiğinde en zor bir savaş planını geliştirerek ilerlemeyi bilmek, militanlık gereği, komutanlık gereğidir. Şimdiye kadar bunu ısrarla vurguladık.
Biz halkımıza ve insanlığa karşı şeref sözünü veriyoruz. Bu çok önemli bir sözdür. Bu sözün gereklerine bağlı olmayı bilmeyenler en büyük gafil olurlar. Kazandığımız halkımızın son derece saygılı olduğunu ve verilen bazı görevleri bütün yaşam ağırlıklarına rağmen yerine getirmeye çalıştıklarını gördüm ve buna büyük değer biçtim. Fakat aynı şeyi parti ve özellikle ordu bünyesi için söyleyemedim. Yüce yoldaşlık değerleriyle oynamayı ve onun üzerine ucuz yaslanmayı bir tarz haline getirmekle, kendilerine de, bize de en büyük kötülüğü yaptıklarını söyledim. Yine, partimizin şeref hanesine hakkı olmadan herkesin kendi ismini yazdırmaya çalıştığını, ona emekle, saygıyla, özveriyle bir katılımı esas almadan, demagojiyle, oldukça yanılgılı ve yanlışlıklarla örülü bir biçimde yer edinmeye çalıştığını ve hatta temel değerlerle oynayarak onları kendi hizmetlerine sokmak istediklerini, bunun da çok yaygın bir tutum ve davranış olduğunu, en önemli bir mücadelenin de bu süreçte bunlara karşı yapıldığını esefle ve büyük bir öfkeyle belirttim. Yaşam buradan geçer, eğer yaşam böyle karşılanırsa bir halkın çok gerekli olan kurtuluşunda bunun kesin bir dönemeç teşkil edeceğini ve o halkın yaşamına büyük bir kurtuluş şansı verebileceğini bilerek bunun gereklerini yaptım. Bu anlayış derinliği ve bu çaba yoğunluğu kişiyi görev adamı yapar. Ve görev adamı olmak da kişinin yerini belirler, vazgeçilmezliğini, önemini açıkça ortaya çıkarır. Tarihe Verilen Şeref Sözü Gelişim ve Başarı Sözüdür. İnsanın tarihe şeref sözü olmalı, ülkenin dağlarının doruklarında bir şeref sözü olmalıdır. Bunlar gelişim ve başarı sözleridir.
15 Ağustos’un onuncu yıldönümü de iyi bir ordulaşma günü olmalıdır dedik. Bu yılları kaybetmemek için kendimi çoktan hazırladım ve bir şeyler kazandığımız açık. Yine, bu ayı kaybetmemek için kendimi çoktan hazırladım, iyi karşılamak için kendimi bu işe çoktan yatırdım. Benim için gerekli olan fethedici tarzdır. Benim için önemli olan kazandıran tarzdır. Halkımız yüzyıllardan beri egemenlere çalışmıştır, düşmanın en iyi askeri olmuştur, çok vurmuştur, vuruşmuştur. Tüm bunların hepsi kocaman bir kötülükten başka bir anlam ifade etmez. Dolayısıyla en başta emir komuta sürecine girenler, partinin yüce yetki ve görev anlayışıyla hareket edenler, bu kadar şehidi olan, bu kadar büyük çaba ve özverisi olan bir hareketin anısına hiç olmazsa bağlı olmayı bilmelidirler. Hiç olmazsa bu sefer fırsatı ve imkanı kendi canlarından daha iyi değerlendirmelidirler. Böylesine tarihi anlamlı günlerin hakkı başka türlü verilemez, söz söylenemez, gerekleri yapılamaz. Yaşadığım müddetçe başarısızlığa geçit vermeyeceğimi belirtebilirim. Ama siz, biraz başarılı yaşama sözünü verebilir misiniz? İnandığım ve çaba sergilediğim çizgi uğruna ölsem de başarılı sonuçlar verebileceğimi söyleyebilirim. Acaba siz yaşamınızın bu anlamda bir sonucunun olabileceğini söyleyebilir misiniz? Mutlaka söylemelisiniz, söylemek için ne gerekiyorsa onu sergilemelisiniz. Bu bir şeref sözüdür, bu bir tarih sözüdür, bu bir can sözüdür ve her şeyden önce gelir. Hiçbir lafazanlık, hiçbir bireysel alışkanlık, özellik böylesi değerli bir sözün verilmesini ve gereklerinin yerine getirilmesini engellememelidir. Bu düşkünlüğü kendi kişiliğinizde asla yaşatmamalı, ona geçit vermemelisiniz. Samimiyetinize, dürüstlüğünüze oldukça inanarak, başta şehitler olmak üzere halkımıza da can bağınızı bilerek, yücelme konusunda da tutkulu olduğunuza emin olarak, düşmana karşı da mutlaka bir şeyler yapmak istediğinizi göz önüne getirerek başarabileceğinize inanıyoruz. Bu temelde bundan sonrasının da büyük bir özenle hazırlanması kadar, bizzat yürütülmesine de kendimizi vereceğiz. Biz de layık olmaya çalışıyoruz. Layık olmak karşılıklı olur, söz bu temelde karşılıklı olur, gerekleri kesinse bir o kadar da büyük bir dikkat ve duyarlılıkla yerine getiriliyorsa sonuçta başarı gelir. Ve artık başarı bizimle olsun, başarının ortak gelişmesinde kesin bir yerimiz olsun.

Bu söz sizin olsun, bu söz artık her savaşçımızın, her partili yoldaşımızın sözü olsun. Bu sözlere ihtiyacımız var. Bunun için zorlama yok. Hepinizin sonuna kadar partinin olanaklarına, savaş silahlarına kavuşma imkanı var. Bu, kesinlikle ucuz bir silah değil, ucuz bir yaşam değil. Biz cömertçe sunuyoruz, ama onların amansız kullanılması da sizin şeref sözünüzün bir gereğidir. Sizi bu biçimde tanımaya, bundan sonrasına büyük yüklenmeye ve mutlaka kazanmaya çağırıyoruz”.

Kürdistanda şimdi Agit denildiğinde herkes suskunlaşır…

Yürekleri kor bir ateş sarar…

Ve bu ateşle başlar düşünmeye…

Agit hepimizin komutanı, yoldaşı.

Ondan devraldığımız emanetlerle onun yolundan özgürlüğe doğru yol alıyoruz. Efsanevi ve büyük komutanımızın izinde halkımıza, Önderliğimize özgürlük getirme inancıyla Kürdistantan dağlarındaki yürüyüşümüze devam ediyoruz…

Kategorilenmemiş

Yorum yap

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.